Emlak Devri

Tok Karnına “Yalnızlık” Senfonisi Yazısı…

Tok Karnına “Yalnızlık” Senfonisi Yazısı…

Hiçbir güç, büyümeyi önlemeyi mümkün kılamaz ve büyüyen yalnızlıklarımızı… Zira, büyüdükçe yalnızlaşıyor insan. Kendine dönüyor, aynaya bakmaksızın kendini görmeye yöneliyor. Yoğun bir arayış bu. Yaratıldığı çamuru, yaşamanın gerçeğini arama senfonisi. Adem’e ulaşmak istercesine zorluyor insan kendini, bunalıyor, gerginleşiyor, asabileşiyor.

Uzay boşluğunda uzak bir köşe buluyor insan kendine yalnızken. Çevresine özgün bir kabuk örüp, diğerlerinden soyut bir dünyanın içine kapatıveriyor kendini. Tıpkı ipek böcekleri gibi geçmiş unutuluyor hemen. Ya da unutulmuş gibi yapılıyor. Aslında hiç bir şey unutulmuyor. Bilakis belki muhasebe yapılıyor. Arkadaşlıklar, oyun günleri, zorluk günleri, darlık günleri, portakal ağaçları, limon bahçeleri, kırgınlıklar bir bir hesaba çekiliyor temiz zihinlerde. Yine tıpkı ipek böceği gibi insan, bir süre sonra bambaşka bir şey olarak çıkmaya hazırlanıyor ördüğü kabuğun içinden göründüğü kadarıyla…

Yalnızlık olgunlaştırıyor insanı, kâmilleştiriyor kısaca. Sınayarak, acı vererek, düşündürerek olgunlaşıyor insan. Yalnızlığı yaşayan kendisiyle kucaklaşıveriyor. Ne ateşli sevgililerin albeniliği, ne kalabalık coşkuların yüzeyselliği, ne de arkadaşların, dostların gevezeliği… Yalnızlıkta kendisine her zamankinden bir adım daha yakın, daha aşina, daha kuşatıcı hissediyor. İçte ben patlamaları yaşanıyor yalnızlık anlarında. İnsan başta kendi derinliğini keşfediyor. Başkalarından esinlenmediği, yanlıca kendisinin ürettiği bir güzeli koyuyor karşısına. Benliği de bunu fark ediyor. Güçlenmiş, korkusuz, ileriki yıllara hazır bir insan olarak yeniden kalabalığın, tüm galaksinin ve diğer gezegenlerinin arasına katılmayı düşünüyor. Bu kez farklı bir anlam kazanıyor çevresindeki kalabalık. Kendi ismini coşkuyla haykırıyor cüretkâr bir şekilde…

Biraz öylesine şeylerle, biraz tasavvufla, biraz zamanın zorunlu çilesiyle, çokça da gerçeklerle başbaşalık ikliminde en güzel, en serin gölgelikler, coşkulu akarsu oluveriyor. Yalnızlıktaki gerçek muhasebeleri aklın kapılarını her daim zorluyor. Dünyanın, şehirlerin, çağın, çağın insanının ikiyüzlü veya çokyüzlü gerçekleri değil, aklın gerçeği hükmediyor insana. İnsan, o gerçek içinde bir yer buluyor kendine. Yaşamayı anlıyor ve sonra, anlayarak yaşamaya çalışıyor insan… Yalnızlık, dünyanın ve yaşamanın bir başka kapısını aralıyor.

Yalnızlık, bir hedef değildir elbette. Bir tür gerçeği bulma yolu o, bir tür fırsat yani. Çağın insanı zorunlu olarak yalnız zaten. Ama yalnızlık, bir kalabalığın, birçokluğun yolu aynı zamanda. Aklın kapısından geçilip ulaşılan bir çokluk, bir bereket, bir gerçek, bir nimet… Yalnızlık bir ümit, ışıklı kalabalıklara doğru…

Evet, yalnızlık yalnız kalamamaktır aslında. Yalnızlıkta ellerin kahrını çekmektense kendini düşünebilmek, muhasebeye çekebilmek bin kere daha güzel değil mi?


yorumsuz

yorum yaz
yorum yok İlk yorumu sen yap

Yorum Yaz

Your e-mail address will not be published.
Required fields are marked*