Perşembe , 24 Eylül 2020

ABD’nin Son İran İstihbarat Raporu ve Yeniden İki Kutuplu Dünya

Birleşik Devletler’ in on altı ayrı istihbarat biriminin hazırladığı İran’ın nükleer silaha sahip olmadığını, nükleer silah üretmeyi hedefleyen nükleer çalışmaların 2003’ten beri durdurulduğunu içeren  istihbarat raporu, dünya basınına yansıdı. ABD, bir süredir İstihbarat raporlarının “gizlilik” özelliğini ortadan kaldıran uygulamalar yapıyor. Ya da sık sık yaptığı gibi bazı istihbarat raporlarının dünya ile paylaşılmasını, tasarladığı hamleler için gerekli görüyor. Bir süre önce Irak ve Suriye için uyguladığı saldırgan stratejilere benzer bir strateji; ancak bu kez son rapor İran’ı hedef olmaktan  çıkaran bir özelliğe sahip. Üstelik, İran’a saldırı olasılığının olasılıktan çıkıp kesine dönüştüğünden, saldırının sadece zamanlama sorunu olduğundan bahseden görüşler havada uçuşurken oldu bu.

Olağanüstü ilginç olan bu durum aslında olayları dikkatle izleyenler için sürpriz değildi. Amerika’nın orta doğu dengeleri adına (Mayıs 2007,Başbakan Mâlikî’ nin bürosu, İran ve ABD Irak Büyükelçileri görüşmesi) gizlice anlaştığı İran’la hangi zaman, hangi zemin ve hangi koşullarda “barış çubuğu tüttüreceği” ni merak edenler için son istihbarat raporu bir çok sorunun cevabını verdi. Birleşik Devletler İran’a saldırmaktan vazgeçmişti, ancak neden vazgeçtiğini dünya’ya açıklamak zorundaydı. ABD daha önceki İran ve Saddam raporları gibi bu raporu da açıklarken yine  diplomatik manevralar yapmaktaydı; Uluslararası denetçilerin  İran’ı aklayan raporlarını ciddiye almayan, İsrail’in saldırı planlarını önemseyen Birleşik Devletler Yönetimi kendi istihbarat birimlerinin hazırladığı İran’ı aklayan raporu neden manipule etmemişti, neden olduğu gibi açıklamıştı? Ya da hâlihâzırda bu da bir manipulasyon muydu? İsrail’in Kuzey Afrika’nın en batısından Güneydoğu Asya’nın en doğusuna kadar tasarladığı egemenlik rüyalarını ertelemesine neden olacak olan bu raporun açıklanmasının gerçekte amacı neydi?

Birleşik Devletlerin Irak’ta Vietnam benzeri bir sonla karşılaşmasını direniş üzerinde baskı kurarak engelleyen İran, bu büyük yardım karşılığında çok daha büyük iki şey elde etmişti. Bunlardan  ilki İsrail’in  başlattığı ve körüklediği kendisine yönelik tehditlerin/saldırıların ortadan kalkması, ikincisi; Irak üzerinde kendi egemenliğini sağlamlaştırması.

Rapor’un  açıklanmasından sonra Bush yönetiminin raporun  bir şeyi değiştirmeyeceğini ifade etmeleri ne anlama geliyordu?Kendi müttefiklerinin tepkilerini mi kontrol etmeyi hedefliyordu yoksa dünya kamuoyunu alıştırmaya  yönelik bir açıklama mıydı bu? ABD Savunma Bakanı Gates’in Bahreyn’deki konferansta İran’a karşı körfez ülkelerinin işbirliği yapmalarını önermesi ne demekti? ABD yıllardır gizlice organize ettiği bir şeyi neden açıkça öneriyordu? Bu bir geri çekilme belirtisi,bundan sonra İran’la başbaşasınız, demek değil miydi?

Kuşkusuz bu gizli anlaşmayla çok şey değişti. Diplomatik çevrelerin tümünde ABD de yeni bir “vietnam sendromu” oluşturduğuna kesin gözle bakılan, hatta Birleşik Devletler kamuoyunda aynı damgayı yediği kesinleşen “Irak Savaşı”, Bush yönetimi için büyük bir bozgun olmaktan çıktı. Büyük yalanlarla başlayan savaş belli bir süre sonraya ertelenen hesaplar doğrultusunda sona erdi. Petrol paylaşımları bitti,imtiyazlı şirketler belirlendi. İran’a saldırı dönemsel koşullar gereği sonraki bir zamana ertelendi. İran’ın Irak üzerinde söz sahibi olduğu kabul edildi. İsrail’in İran’la ilgili beklentilerinin  üzerine de bir şâl örtüldü. Bütün bunlara karşılık Rusya’nın Irak’la ilgili taleplerinin tümü reddedildi. Rus şirketlerinin Saddam Dönemindeki sözleşmelerinin hiçbiri geçerli sayılmadı. ABD çok  boyutlu  diplomasisiyle İran’a saldırıyı dünya gündeminde tutarken, yaptığı gizli pazarlıklarla İran’la anlaşarak Şangay Beşlisi’ne darbe vurdu.

İran’ı kaybettiğini anlayan Rusya karşı manevralarla AKKA anlaşmasını askıya aldığını duyurdu. Doğu Avrupa semâlarında tatbikatlar yaptı ve en son savaş filosunu Akdeniz’in sıcak sularına gönderme kararı aldı. Büyük oyunu okuyan Vladimir Putin, kendi devlet başkanlığı süresini uzatmanın yollarını aramaya başladı. Bu çerçevede Belarus’ la birleşme çalışmalarına hız verdi.

1989’da SSCB’nin çöküşünden sonra Nato yeni hedef olarak “İslam”ı seçtiğini deklâre etmişti; bu hedefini de ABD güdümündeki Müslüman Ülkeleri ürkütmemek için “fundamentalist İslam” olarak perdelemişti. Amerika ve silah üreticisi diğer NATO ülkelerinin ekonomileri, geçen on sekiz yıllık sürede “yeni düşman”a karşı yeterli silahlanmayı sağlayamadıkları için çöküşe geçtiler. İran Rapor’u, Nato’nun on sekiz yıllık hedefinin değiştiğinin, yeni hedef’in SSCB mirasını korumaya çalışan Rusya olduğunun ilanı demek oldu. Bu düşünceyi destekleyen unsurlardan biri, Müslüman olmayan dünya’da oluşturulan “İslâm Düşmanlığı”nı ortadan kaldırmayı hedefleyen uluslararası konferansların artışıdır. İngiltere’de ve Türkiye’de(İstanbul’da) ardarda yapılan konferanslar, İslam düşmanlığını körükleyen diğer aktivitelerin bizzat ABD baskısıyla sona erdirilmesi(Kuzey Avrupa, Avustralya ve Kanada’daki bazı olaylar),İspanya ve Türkiye eş başkanlığında kurulan BM/ABD destekli diyalog formasyonu vb gibi olgular ve olaylar, yeni düşman’ın Rusya olduğuna dair deliller olarak değerlendirilebilir.

Bu arada ABD, kendisine karşı olduğunu ilan eden ülkelerin mübadele aracı olarak dolar’ı terk edecekleri tehdidinden de ince hamlelerle sıyrılmaya çalışıyor. Irak’a saldırarak, diğer ülkelere gözdağı veren ABD düşük faiz ile doları tarihin en düşük seviyesine indirerek dünya ekonomisini kontrol etmeye devam ettiğini vurgulamaktan vazgeçmiyor. Düşük kur tercihiyle kendi ihracatını arttırıyor, yükselen(dört kat artan) petrol fiyatlarıyla kurduğu döngüden karlı çıkmayı başarabiliyor. Oluşturmak istediği iki kutuplu dünya ile de silah sanayinin yeniden canlanmasını planlıyor. İran’ın son günlerde petrol fiyatlarını euro’ya endekslediğini ilan etmesi de(Irak’ın işgâli ve ABD tehdidi sürerken bu değişikliği neden yapmadığı da merak konusu, oysa Venezuella çok daha önce Saddam ile beraber bunu ilân etmişti), söz edilen ABD politikalarını etkilemeyecek. Zira; Birleşik Devletler için “Dolar Egemenliği’nin Sona Ermesi Riski”kontrol altına alınmış durumda.

Dünya’da yeni dengeler oluşuyor, Irak’ın işgâli bu dengelerin oluşum aşamalarından biriydi. Yeni dengeler içinde İsrail artık bir çıban olamayacak. Son raporun açıkça ifade ettiği gerçeklerden biri de bu. Bundan sonraki aşamalarda İsrail Hükümetleri ABD’nin yeni dünya dengeleri adına dayattığı, ancak kendi stratejistlerinin ve kamuoyunun onaylamadığı bir çok kararı uygulamak zorunda kalacak. Bundan önce de ABD’nin kendi çıkarları için uygun gördüğü adımları atıyordu İsrail. Yeni dönem İsrail de büyük istikrarsızlıkların arttığı, ekonomisinin çöktüğü, hükümetlerin sık sık değiştiği bir dönem olacak. Sıkı tedbirlerle vatandaşlarının ülkeden kaçışı engellemeye çalışan İsrail bunda başarılı olamayacak.  Annapolis’te yapılan toplantı (sanılanın/beklenenin aksine )bundan sonra izlenecek olan rotayı belirlemiş durumda. Zira çok uzun bir süreç sonunda ve zahmetli diplomatik çabalarla yapılan bir toplantıydı Annapolis Toplantısı. Bu toplantıya da İsrail istemeyerek katıldı.İran toplantıdan önce toplantıyı eleştirse de toplantı sonrasında tepkilerini sakladı.

Yeni konseptte Ortadoğu’da savaş öngörülmüyor. Dünya kamuoyu bu konudan yeterince sıkılmış durumda. Irak İşgali işbirlikçi/müttefik birçok ülkede yönetimlerin değişmesine neden oldu. Meşgul olunan “Yeni Düşman” Müslüman Ülkelerdeki baskıcı/totaliter rejimlerin değişmesine de fırsat verecek. Kuzey Afrika’dan Bangladeş’e kadar seçimle gelen hükümetlerce yönetilen Türkiye ve İran dışında başka Müslüman ülke yok. Türkiye ve İran’daki güçlü hükümetleri bilinen yöntemlerle değiştiremeyen Washington, bu iki ülkedeki özgün durumun önemini azaltmak ve diğer Müslüman ülkelere örnek olmalarını engellemek için kontrollü olarak dikta rejimlerini sona erdirecek. Türkiye ve İran’ın İşbirliğini “reddetmeyerek” onaylayacak ve böylelikle süreci kontrol etmeye devam edecek.

Yeni Denge Hesapları Türkiye’nin, soğuk savaş döneminin aksine “güçlü ve sağlam” bir yapı olarak kabullenilmesi üzerine bina ediliyor. Bunun için de AB’ye üye olmayan, ancak ondan da kopmayan bir sistem içinde tutulması sağlanacak. Fransa ve Almanya’nın ABD ile sıkı işbirliği içinde sık sık dillendirdikleri “imtiyazlı ortaklık” önerisi gittikçe bu sebeple destek buluyor. Türkiye, açık bir şekilde iki kefeli teraziye dönüştürülecek olan Dünya’nın (güçlü ve zengin) ağırlık merkezi olarak yerini alacak.

Seçkin Deniz, -09.12.2007-

 

Hakkında Seçkin Deniz

Analist Yazar.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir