escort sakarya escort maras escort manisa escort edirne escort denizli
Cumartesi , 20 Nisan 2019
mersin escort bayan kadıköy escort umraniye escort ataşehir escort antalya escort bayan
Home » yusa

yusa

Yazar, Editör, Sosyal Medya Uzmanı

Bulanık Suda Yakalanan Her Balık Can’dır!

Kelamın anlaşılır veya anlaşılmaz oluşunu düşündüğümüz meselelerle sımsıkı bir bağı olduğunu göstermek için bazı yazılar yazmaya niyet etmişken haberlerde okuduğum terör haberlerinin birinde kelli felli gazetecilerin bazı yorumlarıyla birlikte adeta düşüncemi dumura uğrattı. Habere göre; Başbakanın, Abdullah Öcalan ile görüşeceğini söyleniyordu. Hatta terörün durması için asıl amacın başbakanı Abdullah Öcalan’ın huzurunda diz çöktürüleceği öngörüsündeydi… Bu ifade bir dereceye kadar doğru karşılanabilir diye düşündüm. Yani bir dereceye kadar diyorum çünkü görüldüğü ve anlaşıldığı kadarıyla terör, kurbanlarının ölenlerden ziyade hayatta kalanlarla yol aldığını söylemek yerinde şifa olur diye düşünüyorum… Terör:” Aşırı korku, felç eden, altüst eden veya bir topluluğa bir öbeğe onun direncini kırmak üzere hükümran olan ortaklaşa korku: olağanüstü tedbirler ve şiddet kullanılmasıyla bu korku üzerine temellendirilmiş siyasi hal, siyasi rejim ve terörü hükümran kılan, terörü uyandıran kimse” veya şey demek sözlükte. Bu noktadan bakılınca terörün hangi çeşidi olursa olsun bir topluluğun birkaç insanını yıldırmamış olsa dahi yapacağını yapmış sayılır desek …

Devamı »

“Yalnızlık” Hastalığına Reçete!

Öyle bir dünyada yaşıyoruz ki “çalışma”, “çalışan”lardan daha değerli sayılıyor… Özellikle özel kurumların bu anlayışı hem devlet kadrolarında hem de normal iş hayatı dışındaki yaşayış biçimlerimize de sirayet ediyor. Yani evlerimizin düzeni, devletin sunduğu sağlık hizmetleri, şahsi boş zamanlarımız, duygusal ilgi alanlarımız vs… hepsi çalışma şartlarının uyduğu kurallarla yürütülür hale geliyor bir zaman sonra. Öyle ki kurumlar soyut varlıklarıyla tek tek insanları somut varlıklarını hesaba katmaz bir kerteye ulaşıyor… Aslında bu değişim insana ilk bakışta rahatlık ve hareket serbestîyeti sağlar gibi görünse de kesinlike bir serbestiyetliği Allah’ın hiç bir kuluna sağlamıyor. Şöyle ki insanlar birbirilerine kişisel olarak bağımlı kalmaksızın normal şartlar altında iş bulabiliyor, kendi imkanlarıyla barınabiliyor, dilerse tedavi olabiliyor veya eğlenme imkânına bir şekilde kavuşabiliyor… Ne var ki kısa bir süre sonra yüzleşilen “insansızlaşma” durumu yurdum insanlarını bir diktatörün yalnızlığına sürüklüyor. Düşünün ki bir diktatör başkalarına hükmetme gücünü her zaman bulundurmasına rağmen nedense hiç kimseyle hesabı olmayan karşılıklı güven …

Devamı »

Ne Doyum Kaldı, Ne De Gerçek Mutluluk

Kitaplarla konuşup, kitaplarla hasbihal etmeyi insanlarla konuşmaya tercih ediyorum artık. Çünkü insanların konuşurken dağıtmayı sevdiğine bir çok kez şahit oldum. Fakat kitaplar öyle mi?! Asla ve katta! Zira kitaplarda bir nizam, bir düzen, bir yerleşke, bir akışı var! İşte bu saydığım hasletlere sahip kitapların her düşünceyi de topladığına inanıyorum. İnsanoğlu konuşurken saçabilir, kitaplarla konuşunca o saçılmış tüm şeyler bir anda toplanıverir… Bu yüzden, kimilerinin samimiyetsiz konuşmasını dinlemektense, aslında hiç konuşmayan, ama beyaz sayfaları arasında dilsiz bir şekilde konuşan kitapların limanına, gölgesine sığınmayı daha akıllıca buluyorum… Ülkemiz insanlarını özellikle sosyal medyada bu mutsuz, doyumsuz ve hep sidik yarışı içinde olmasını ise yadırgıyorum! Bu mutsuzluk ve doyumsuzluğun sebeplerini merak ettiğimden bizleri bu hale getiren sebepleri de irdelemek gerektiğine inanıyorum. Sanıyorum, tek suçlu “endüstri ve sanayi uygarlığı”nın insanların genetiğini değiştirdiği gerçeğidir… İnsanımızı o derece normal düzenine, kendi toplumuna, kendi şahsiyetine bu kadar yabancılaştıran bu hınzır düzenin ta kendisidir. Peki, onca kalabalığın içinde bu …

Devamı »

Zurnanın Zırt Dediği Yerde Limoncunun Suçu Ne?

Yıl 1958 sıcak bir Temmuz ayının 14’ünde Irak’ta bir darbe oldu, Nuri Sait ve Kral II. Faysal devrildi! O dönemin, İsrail Devlet başkanı David Ben Gurion esas adı David Grün İsrail’in başbakanı ve ikinci savunma bakanı. Yakın tarihi kurcalayanlar bilirler ki bu devrim yarı Nasır’cı, yarı Baas’cı bir devrim özelliğini taşır. Ortadoğu’daki devrimci uyanışın dinamiği de kendi içindeydi. Türkiye ise bu uyanışı başlatan ülkeydi! 17 Temmuz’da Ankara’da toplanan Türkiye, İran ve Pakistan delegeleri bir bildiri yayınlayıp “Bağdat’ta devrimin işlediği suçları yerip, hür ve barışsever ülkelerin bütünlük ve bağımsızlığını korumak için Amerika’nın kendiliğinden harekete geçmesini” istiyorlardı. Rezilliğe bakınız ki 2 gün sonra da Menderes liderliğindeki hükümetimiz “Seferberlik için ihtiyati tedbirler alındığını ve 22-45 yaş arasındaki erkeklerin askere çağrıldığını” bildiriyorlardı. 20 Temmuz’da ise Amerika aracılığıyla Ortadoğu’dan Türkiye’ye petrol gani gani pompalanmaya başlıyordu. Bunu anlamsız bulabilirsiniz fakat serlevha etmek istediğim şeyi Ortadoğu devrimleri çerçevesinde düşününüz! Düşününüz ki Amerika’nın kucağındasınız! Sizi kıskıvrak sarmış, her …

Devamı »

İkinci Ders: Baş Öğretmen Kimdir?

“Analar Hacer olmadıkça oğullar İsmail olmayacaktır!” Birol Topuz Kim ne derse desin, bir çocuğun ilkokulu aile otağıdır. Başöğretmenleri de anne ve babasıdır. Yaşadığı ve yaşayacağı o bir tek hayatın ilk dersini anne ve babadan alır çocuk. Daha ilk ders isimlerle başlar. Çocuk ismini ve ondaki derin anlamı hemen öğrenmelidir. Mesela Hatice, erken doğandır, Zeynep güldür. Mehmed, Muhammed’dir ve övülmüştür, emindir… Her çocuk, ismindeki gizli anlamı taşır gülüşünde, yürüyüşünde, halinde ve kalinde. Bu arada çağımız, yeni isimleri de yakıştırır çocuklara: Yüksel, Devrim, Önder, gibi. Çağın duygularıyla, çağın alışkanlıklarıyla isimleniverir çocuklar. Her yaşanılan çağ, çocukluğa yeni bir biçim çizer. Çocuk ailede sevgiyle çağrılır, kucaklanır, öpülür ve sevilir. Daha ilk sevgiyi anne ve babasının sıcak busesini yanağına kondurulunca öğrenir. Sevgiye uzanmayı, onu tutmayı ve ayakta kalması gerektiğini öğrenir. Anne, şefkati de öğretir çocuğa. Çocuk, pencereden süzülen ışığı görür, güneşi izler ve sıcağı öğrenir, ateşe dokunur acıyı öğrenir, suya dokunur serinlemeyi öğrenir. Dedeler ölümü …

Devamı »

İlk Ders: Masallar ve Gerçekler

Bütün kandırmacalar bu ülkede çocuklukta başlıyor. Tüm gerçekler bir bir saklanıyor, gözardı ediliyor her nedense… Aklı ermeye başlarken, kurmaca dünyaların içine itiveriyoruz başta çocuklarımızı. Sonra ütopyalarla, tatlı yalanlarla aldatıyoruz hem kendimizi, hem yavrularımızı… Fakat insan büyüdükçe gerçeklere yaklaşıyor, yaklaştıkça da kaçıyor bu gerçeklerden. Şaşırıyoruz, beynimiz adeta dumura uğruyor ve bir çıkmazın dehlizinde buluyoruz kendimizi. Gerçekten, gerçekler masallara hiç mi hiç benzemiyor… Her şeyi gören bir insanın yalnızlıktan şikâyete ne hakkı var? Mevsimler, renkler, çiçekler, köylerin, kentlerin, metropollerin bütün kadınları, bütün çocukları, bütün yaşlıları ve gençleri görmüyor mu bu durumu? Bunu göremeyen, bir insanın çarşıda mum arayan bir körden ne farkı var? Bu manasızlığı çocuklarımızı bıraktığınız yerden kalan, eski bir hatırası olabilme ihtimalini ne zaman akıl edeceğiz? Bir çocuğun, oynadığı bir bezbebeği, atmaya kıyamadığı gibi hayallerini de atmayacağı, unutmayacağı gerçeğini perde arkası yapmak ne kazandırıyor ki bize? İşte, masalar çocukluğun hayal denizleri ve bu mefhum yüzer durur çocuğun minicik kalbinin, zihnin …

Devamı »

Bize Tarihimizi Asla Unutturamazlar

Ey benim, Türkmen uyruklu keven çiçeğim, Toroslar’ın etekleri boyunca öbeklenip asilliğine uygun ayakta durdukça; dağların tepelerine, kara çadırı, kirmenlerle örülmüş kıl çadırları dağların yamaçlarına kurup, yanık türküleri söyledikçe, Oğuz boyunu bize kim unutturabilir? Erzurum’da Hasankeyf’de, İstanbul’da Edirne’de, Bursa’da kubbeler, minareler yükseldikçe, Selçuklu’yu, Osmanlı’yı inkâr etmek kimin haddine! Bu diyarlardan bir ışık oku yüzyıllar ötesinden gelip gönüllerimize saplanmış ve yetkinliğe erişmiş satırlarla, bazı beyaz zeminler üzerinde ısrarla dikili durdukça, Buhara’yı, Medine’yi, Konya’yı özlememek için kalpsiz olmak gerekir herhalde… Güzel ülkemin, her metre karesinde adeta insana haykırırcasına, insanın özünü, tarihini zikreden her şey ve her yer, tarihin sayfalarından dökülen izlerle 1000 yıllık geçmişimizi hatırlatır bizlere. Burçlar, kapılar, sırmalı örtüler, keçe yaygılar, siniler, aşlar, ezgiler, sözler, belgeler birkaç isim, efsane veya bulgular… Her şey ama her şey de görülürsünüz siz, görmeyen gözlere inat… Hangi göz, Erzurum’un Çifte Minare’sini, Sivas’ın Şifahiye’sini, Sinan’ın Moğlova’sının sapasağlam ayakta durduğunu görüp; İzzet Efendi’nin o hattını kalem kalem, nakış …

Devamı »

İnsanoğlu İz Bırakmalı Sözcükleriyle Kalpten Kalbe

Rüzgâr, geçtiği yerde ince dalları kırar. Bulutlar ise gökten yeryüzündeki toprağa sesleniverir, toprak ise suya kanınca toprak olur imiş… Hani, kozasından çıkan kelebekler, bir uçumluk ömürlerinde nakış nakış süslerler yerzüyünü, binlerce esin kaynağı olurlar şairlere, ressamlara, gerçek sanat erbaplarına… Hüzün ise derin bir çizgi bırakır insanın alnına, ölüme dek taşınacak. Her şey, bir şey bırakır geçtiği yerde yani bu iz, belki hoş bir sedâdır aslında… İnsanoğlu, hayatı boyunca ya da mevsimler, haftalar için de, hatta bir gün doğumuyla batımı arası pek çok yol yürür şu dünyada. Pek çok kapıdan girer, çıkar anlamlı yahut anlamsız… Bir dolu insanla mesela selamlaşır, konuşur, gülüşür, ağlaşır, sever, aşık olur, kalbini incir çekirdeğine hapseder ve vedalaşır sonra… Anlamlı bir söz, derin bir bakış cinsinden, bir içten duygusu, samimi bir bakışı kalır mı acaba geçip gidilen bu yollarda, girip çıkılan kapılarda, selamlaşılan yüzlerde vedahi gönüllerde? Bilinmez… İz bırakmak, basit bir cümlenin altına yaldızlı bir çizgi çekmek …

Devamı »

Yaşamak ve Onu Anlamak…

Ne demek: “Yaşamak” Nefes alıp vermek, hava ile dolan ciğerler, kalbin ritmi, kanın küçük ve büyük damarlarda dolaşımı, hücreler, vitaminler, enzimler, sinir uçları ve daha ötesi… Sempatik sistem, duygular, duygulanmalar, beyin fonksiyonları, gelecekte bir nokta, umut, umuda doğru koşmak, başarılar, gurur ve hüzün veya heyezan… Sayılamayacak kadar kelime ve kavram. Peki, yaşamak kavramlar mı yani sadece? Veya hepsini yaşayabiliyor muyuz gerçekten? Yaşarken anlayabiliyor muyuz biz bunları? Ya ölüm? Kalbin durması, kanın damarlar içinde donması, sönen gözler, havasız bir ciğer, ölüm katılığı ve sarılığı, kokuşma veya daha ötesi… Yeni hayatlara yaşama hakkı tanıma, toprağı doyurma, yeryüzü mutluluklarının bitimi, belki bir acının başlangıcı, matem, ölmeyenler için? Ölüm, hayatın bittiği nokta ve aynı zamanda hayatın bir parçası. Kimileri için hayatın anlamı. Ölüm bir ders, zorlu bir hayat bilgisi değil mi? Neler oluyor? Güneşin muhteşem ışıkları her gün aynı pencereden içeriye giriyor. Bazı evlerin ışıkları, güneşten de önce yanıyor. İnsanlar evlerinden bu zaman diliminde …

Devamı »

İstanbul’un Soluğu Her Zaman Canlıdır…

İstanbul’da bir insan olarak solumak ne zor imiş. Elbette bir bedeli var bu memlekette yaşamanın üstelik bedelini nefeslerimizle ödüyoruz. Çünkü, yaşamlarımız, beklenmedik çizgiler arasında zikzaklar çizen bir oyun bu şehirde. Bir anda yükselişler, inişler, bir anda seslenişler ve susuşlar, bir anda yaşananların iyiliği kötülüğü ve yine beklenmedik yahut düşünülmedik garip, ani, ölümler… Yani, hayat bir var, bir yok İstanbul’da… Ne çok insan var küçücük Sultanahmet’te. Metrekareye rahat 9 insan düşer. Burada insanlar, sokaklar boyu uzayıp gidiyor görmelisiniz! Yolları çatallanıyor, üçleniyor her yolun girişinde ve çıkışında. Köprüler, geçitler, girişler, çıkışlar, girmezler, çıkmazlar yolların gerdanlarına, bileklerine ve insanların yüreklerine uzanıyor adeta. Meydanlarda acayip ırklar, tarihler ve cümle yeryüzünün hülasası adeta mahşer yerini andırıyor. İnsanların başı dönüyor. Dünya döndüğünden değil aslında, insanın kendisi bizzat döndüğünden belki de. Gözleri bulanıyor, adımları tekliyor. Küresi yirmidört saatte bir dönen dünyanın insanı, İstanbul’da, saniyeler içinde yüzlerce kez dönebiliyor… Bir sağlam an yakalayıp, sakin bir boşluğa atmaya çalışıyor …

Devamı »

Herkesin Ağzında Sakız Olan O kelime : “Yalnızım”

Hani biri gelecekmiş gibi, o pencereden bu pencereye telaş içinde koşuşturmalar içindedir insan… Gözleri, aşağıdaki yokuşu arşınlar sürekli. İstem dışı bir tike uğramış gibi ayakları koşuşturup durur devasa evin kendisine dar gelen odalarında. Kulaklar kapıya dayanmış, bir “tık” sesinin yoğun özlemindedir. Saniyeler zamanı örerken, hep aynı kelime desenlenir onun üzerinde. Hep bir bekleyiş anı şiirinden ilham alır tabii ki örücü… Evin tüm duvarları coşkulu bir türkü söylemeye çalışır aslında insana; yalnızlığını, bekleyişini paylaşmak istercesine… Fakat insan, onların ezgilerini parçalayan bir sesle haykırır, “yalnızım” diye. Sesinin, bütün artistik kalıpları parçaladığı yerde, bekleyiş doğruya ulaşır. Duvarlar susar o vakit, her şey, tüm eşyalar susar. Belki utanırlar. Çünkü onlar da yalnızlaşırlar aniden… Evin odalarındaki tüm ışıklar bir yanar bir söner. Işıltılı bir vapur, ölümü sevdirircesine geçer odanın penceresinin önünden. Ama ölüm zordur dostlar. İnsan gecenin hüznüne âşık olur aslında. Anıları, uçları zehirli hançerler gibi batıp batıp çıkar göksüne. Yılar, ateşten örtüler gibi üst …

Devamı »

Tok Karnına “Yalnızlık” Senfonisi Yazısı…

Hiçbir güç, büyümeyi önlemeyi mümkün kılamaz ve büyüyen yalnızlıklarımızı… Zira, büyüdükçe yalnızlaşıyor insan. Kendine dönüyor, aynaya bakmaksızın kendini görmeye yöneliyor. Yoğun bir arayış bu. Yaratıldığı çamuru, yaşamanın gerçeğini arama senfonisi. Adem’e ulaşmak istercesine zorluyor insan kendini, bunalıyor, gerginleşiyor, asabileşiyor. Uzay boşluğunda uzak bir köşe buluyor insan kendine yalnızken. Çevresine özgün bir kabuk örüp, diğerlerinden soyut bir dünyanın içine kapatıveriyor kendini. Tıpkı ipek böcekleri gibi geçmiş unutuluyor hemen. Ya da unutulmuş gibi yapılıyor. Aslında hiç bir şey unutulmuyor. Bilakis belki muhasebe yapılıyor. Arkadaşlıklar, oyun günleri, zorluk günleri, darlık günleri, portakal ağaçları, limon bahçeleri, kırgınlıklar bir bir hesaba çekiliyor temiz zihinlerde. Yine tıpkı ipek böceği gibi insan, bir süre sonra bambaşka bir şey olarak çıkmaya hazırlanıyor ördüğü kabuğun içinden göründüğü kadarıyla… Yalnızlık olgunlaştırıyor insanı, kâmilleştiriyor kısaca. Sınayarak, acı vererek, düşündürerek olgunlaşıyor insan. Yalnızlığı yaşayan kendisiyle kucaklaşıveriyor. Ne ateşli sevgililerin albeniliği, ne kalabalık coşkuların yüzeyselliği, ne de arkadaşların, dostların gevezeliği… Yalnızlıkta kendisine her …

Devamı »

Artık Kendine Gel Tarihçi!

Çocukluğumdan buyana ilgi alanıma girer tarih. Görsel zekâ olmam mukabilinde çoğu konuşmalardan, çoğu resimlerden, buluntulardan yola çıkarak bir çok araştırmalarım neticesinde hep hissettiğim istikametin tam merkezine çıkmıştır yolum… Bunun için biraz inat, biraz sabır, biraz da düşünüp sorgulamak yetiyor insana… Evet, bu yüzden hep tarihi kimlerin yazdığını merak etmişimdir. Sahi tarihi kim veya kimler yazar? Tarihi bilenler mi? Yoksa hikâyeciler mi yazar? Biri çıkıp, tarihçilerin hep doğru söylediklerini, yalancı olmadıklarını söyleyebilir mi bize? Bugün 1000 yıllık bir geçmişi olan bu ülke insanlarından hiç düşünmeden sormadan ve bunu araştırma zahmetine girmeden kendi öz tarihini yargılayan, hatta ondan utanan, yetmez gibi iftiralar düzen Kemalist’lerin, tarihin bir masal değil de tamamen gerçeklerden oluştuğunu iddia edebilirler mi bize? Eğer öyleyse ve inandıkları tarihçiler düş gücü ve büyülü bir senaryo tekniğiyle yazmadıysalar bir zahmet bunu belgelesinler bize… Ben, Osmanlı’nın bir sömürge imparatorluğu olduğuna katiyen inanmıyorum. Peki, siz inanabilir misiniz? Ben İbrahim’in gerçekten bir deli, Abdülhamid’in …

Devamı »

Hayat Çizgilerimiz

Bazı çizgilerin sonunu yaşamak çoğu kez acı veriyor insana. Ama onlar ne yaparsanız yapın mutlaka yaşanacak… Evet, günün ışığı kayboluyor, yani gündüzün aydınlığı körleşiyor. Hür türlü eylem ve hareketler hep değişmek zorunda. Aydınlık ve karanlığın farklılığı insanı müthiş değiştiriyor, sarsıyor… Gözbebekleri büyüyor insanın, ruh adeta boyut değiştiriyor. Yarın güneş yine doğacak belki ve belki gözlerimiz ufuk çizgisini bir daha yakalayacak… Ama bugün bitmiş olacak ve bugün bir daha yaşanmayacak… Okullarımız bitiyor, derslerimiz, sınıflarımız, mesaimiz, çok mühim işlerimiz birer birer bitiyor… Oysa her şey daha dün başlamıştı, anne karnındaki çocuklar birer birer tekrar geliyor özgürlüğün tartışıldığı garip dünyamıza. Zaman, mahpushane demirlerini eritip bitiriyor adeta. Yapraklar, aylardır, asılı durduklarından düşüveriyorlar yerlere ne çare… Askerin nöbeti, ipekböceklerinin kozaları örülüyor, her bir şeyin sonu var ve bütün çizgiler yavaş yavaş bitiyor… Zamanın sonunu yaşıyoruz örneğin. Henüz niceliği belirlenmemiş yüzyıllarını; maddeye, duyguya insana, eyleme, söze zemin kılmış, bu arada köhnemiş, kirlenmiş zamanın sonunu yaşıyoruz hepimiz. …

Devamı »

Modern Kızların Gönül Oyunu…

İnsanı yıkayan en temiz suyun kendi teri olduğuna inanmış olacak ki, uzun zamandan beri vücuduna başka su değdirmemeye özen gösterdiği ilk bakışta anlaşılıyordu. Kırçıl saçları öyle yapağılaşmış ki görseniz içiniz acır… İri yapılı, badem gözlü, yüzü çopurlaşmış, buğday rengi yüzünü kapatan 5 aylık sakalı, ağzına doğru sarkan intizamsız bıyığı ile bir insan başından ziyade görüntü olarak adeta yosun tutmuş bir volkanik kaya kütlelerinden bazalt taşını andırıyordu. Önündeki makineye o kadar dalmış ki dükkâna girdiğimizi fark edemedi. İyice yanına sokulunca başını kaldırdı bizi görür görmez, önce şaşkın bir edayla yüzümüze baktı, sonra kendini hafifçe toparladı “Hoş geldiniz” dedi. Beni oraya götüren arkadaşım tam tanıştıracağı sırada o daha atik davrandı ve birden tozlu elini uzattı, kendini tanıttı: Merhaba efendim, bendeniz Mucit! Hurda demir, bakır, çinko, alüminyum ticaretiyle uğraşan dostum Tokatlı Sami Bey efendi bana daha önce ondan uzun uzadıya bahsetmiş ve fikirlerini oldukça ilgi çekici bulduğu için bilvesile tanıştırmak istemişti. Arkadaşımın alaylı …

Devamı »

MASAL

Sen benim halimi bilemezsin ey yar! Beynimin içindeki sahnede silinmiş roller yeniden alınıyor! Bu ritüelin sırrını çözen sahneden dışarıya, aranıza çıkıyor. Ve eşitler arasında yitirilmiş organlarım ölüler diyarını düşlüyor… Bilemezsin diyorum! Geçmişim kafamın yedek parça deposu! Ve biz yedek parçalar, yani hurdacılar, kaçakçılarız diyorum… Sizin belirsiz geleceğinizden çıkıp geriye, devesinin yerine, kendisini koyan devecileriz biz bilemezsin! Şimdi parmaklarını kenetle! Anlatacağım, masallarımı dinle! Benim sayemde mest, kendi dilin bir serap olacaktır…

Devamı »

Similia, Similibus, Curentur!

Sabah saat 6: 00 da yola çıkmıştım. Kanuni Sultan Süleyman Hastahanesi’nin otoparkına girdiğimizde saat 8’e geliyordu. Altı üstü 17 km’lik yoldu. Bu kadar erken çıkma sebebim; Altınşehir’de otomobil parçaları ve tamiri yapan bir arkadaşımı da görüp, hoşbeşten sonra bir çift çıkma lastik satın almaktı. 8: 30 randevusuna yetişemeyeceğimi hissedince direk hastanenin yolunu tutmuştum. Nihayet bekleme salonuna randevu saatinin girdiği dakikalarda ulaşabilmiştim. Fakat sabahın körü diyebileceğimiz bir saat diliminde müthiş bir kalabalıkla karşılaştım. Bekleme salonu neredeyse ağzına kadar doluydu. Sandalyelere ilişenler, koltuklara kurulanlar, masaya bebek pusetini koymak isteyen annelerin yarışması, birer kişilik koltukları dirsek temas yardımıyla bölüşen yaşlılar, köşelerde öbek öbek ayakta duran aileler, duvar dibine çömelen yalnızlar, orta yerde gezinen işi aciller, çocuğunu emziren anneler, kulak kulağa hoş beş eden hısım akraba ve tanışlar, velhasıl kelam kadın, erkek, çoluk – çocuk kum gibi hasta ve yakınları devasa koridorda doktorun kapısında birikmiş kendilerine gelecek sırayı bekliyordu. Cuma sabahı hastaların hepsinin (ben …

Devamı »

Kar ve Tipi Sonrası Nefsi Islah Çizgisi

Ne zaman kış ve kar ile ilgili bir yazı yahut şiir görüp okusam, aklıma hep tedbir almak gelir istemsiz… Kış gelince insanlar tedbir alırlar yollarda, hanelerde, iş yerlerinde! Kar yağınca araçlar kaymasın diye zincir takarlar sürücüler! Yanlarında takoz ve çekme halatı bulundururlar… Sizce içinde bulunduğumuz bu çağda bir nevi manevi kış mevsimi değil midir? Evet, her zeminin kaygan olduğu bir çağ ve kar sonrasında boranın da etkisiyle adeta her yol oynak, gidilen tüm yolların etrafı da uçurumlarla dolu sanki… Bizler kaymamak için zincirlerle kenetlenmiş gibi kuvvetli bir dayanışma içinde olmalıyız şu ahir zaman diliminde. Başta şahsı manevilerimizi kurtarmak için, harama düşme tehlikesiyle karşı karşıya olanları engelleyecek birer tabiri caiz ise takoz koymalıyız. Düşüp yuvarlananları çekme halatıyla çekip kurtarmalıyız… İnsan sadece kendisi için yaşamamalı zira, başkalarını da düşünmeli değil midir… “Kimin himmeti milleti ise, o kimse tek başıyla küçük bir millettir.” derler eskiler. Bu yüzden düşünmeliyiz tüm sevdiklerimizi… Ey, kış mevsiminin …

Devamı »

Serap

SERAP Ne vardı Boş bir heves uğruna Yollara düşecek!… Hangi kuş Yuvasından uzaklaştı da … Yatağından olmadı!… Halbuki ben Bir devdim… Adımı taşıyan dağda yaşayan. Şimdi arada bul, O bıraktığım, Horladığım cenneti. Yolunu biliyorum, Fakat ayaklarım Dayanır mı mesafelere?… Dönsem de, Yerimi kapan devleşmiştir, Hayatımın tıpkısını yaşayarak. Daha etekte beni görünce Üzerime kayaları yuvarlar, Altlarında ezilirim… Notçuk: Tüm okuyucuların mübarek kurban bayramını en içten dileklerimle kutlar, Allah’ın bu güzel günlere hep birlikte bizleri tekrar kavuşturmasını niyaz ederim.

Devamı »

Bu Bir Yargılama Havasıdır!

Ağlamanın Sanskritçesi olmaz ve gülmenin İngilizcesi Acıların bizi taşlaştırdığı bir dünyadayız taşlaşmanın milleti belli değil… Düğümler karşılıyor bizi önce İskender’in çözemediği ama düğümler Urduca çözülmez. Şeylerin Ördüğü bir dünyadayız bir şey için bin şey feda edilen ………… Sevdalar takip ediyor sonra; İnsanlık onurumuzu koyduğumuz kırık-dökük, yırtık-sökük sevdalar… Sevdalar Moğolca olmuş kaç yazar? onursuz yaşamanın Çincesi olmaz Hesap soramadık leş yiyen etçilden talan edici otçuldan ve hesap soramadık kan içen Ortadoğu da modern sadistlerden İnsan yemenin frenkçesi de bir yamyamcası da..

Devamı »

Zaman Su Gibi Akıyor…

Zaman su gibi akıyor gerçekten. Kapkaranlık hiç ışık görmemiş günahların perdelendiği bir gecenin biraz daha uzamasını dilemenin de hiçbir anlamı yok ki. Fakat aydınlık, er geç cürümümüzün perçeminin bir ucundan yakalayıp, yüzümüzü utanç kırmızısına boyayacak elbette… Evet, hiçbir suç sahibinde kalmayacak. Öyle vaat edilmiş bize. Evet, her suç için bir mahkeme, er geç kurulacak vedahi mutlaka bir hüküm verilecek bu aşikâr… İnsanı, hipnoz eden adeta kendinden geçirip büyüleyen bir cümlenin noktasını koymamaktaki inada, ısrarla devam etmek de bir şey ifade etmeyecek! Zira sözün hiçbir hükmü kalmadı artık modern çağlarda. En güzel cümleleri sayıp döktüğümüz şu ahir zaman diliminde bile yeryüzünün kavgaları, insanların duyarsızlıkları devam ettiği için bu güzelliklerde birer çam ağacı gibi devrilip gidecek, kelimelerimiz de çirkinleştikçe, haddimizi de aştıkça şaşkınlığımız her gün biraz daha artacak kısaca… Zaman akıyor ey okuyucu! Üstelik ışık hızıyla akıyor bunu sen fark edemesen de.. Her şey, olmak zorunda olduğu hal üzerinde ve yazgısına tutsak …

Devamı »

Bitmeyen Terör ve Halimiz

Terör bizi, onu hiç anlayamadığımız bir çağda yakaladı tıpkı bir karabasan gibi… Dişleri büyülü bir zehirle dolu kobra yılanı gibi çöreklendi üzerimize amansız… Bütün ülkeyi kurşunladı terör, genç ve körpe canlar ölürken, bu gençlerin yakınlarına ise ölümden daha beter bir kızılcık şerbeti içirildi… Sabah selamları, akşam temennileri gibi gündelik alışkanlıklarımız arasına giren kurşunların, ürkütücü ayak seslerinin, haykırışlarını gizini bir türlü çözemedik. Üniformalarla aynı amacı paylaştığını sandığımız görevlilerin, kurşunlarını neden birbirleri için harcadıklarını da anlayamadık. Terörü yapanlarında bunu anladığını sanmıyor, sadece öylesine yaptıklarına inandık. Diri bedenlerindeki, pırıltılı gözlerindeki gençlik, beyin kıvrımlarına yerleştirilmiş büyülü ne cümleler sunulup, solduruldu bilinmez… Anlamsız anlamlar verip yeşil elbiselere, kırmızı kumaşlara, garip ezgilere, politik modalar üretildik fakat “derine düşen derdine düşer” demekten de kendimizi alamadık! Hesapsızca sloganlarla birlikte taş atan çocuklar, taze dallara dokunmuş bıçaklar gibi, acı darbeler dokunduruyor halen gönül Kâbelerimize… Ülkenin her toprağında taze ölülere doydu fakat biz halen doyamadık… Ölüm, yaşadıklarımızdan da yakın bir …

Devamı »

BlackBerry blog sayfası hack edildi

İngiltere’de Londra ve diğer bazı şehirlerde son birkaç gündür ayaklanmalar oluyor. Yağmalayanların ve ateşe verenlerin büyük çoğunlukla gençler olduğuna ve BlackBerry Messenger hizmetinin (BBM) aktivitelerin organize edilmesinde önemli rol oynadığına inanılıyor. Mesajların herkes tarafından aranabildiği Twitter’dan farklı olarak BBM kapalı bir sistem ve kullanıcılarının kontaklarındaki birden fazla kişiye anında ve ücretsiz gizli olarak mesaj gönderebilmesini sağlıyor. Android ve iPhone akıllı telefonlara kıyasla düşük fiyatı ve BBM teknolojisi BlackBerry’yi ingiliz gençler arasında popüler bir seçim yapmış. Ofcom’a göre ingiliz gençlerin %37’si BlackBerry sahibi. BlackBerry’nin arkasındaki firma RIM Metropolitian polisin araştırmalarında yardımcı olacağını duyurduğunda bunu gençleri memnun etmediği kesin. Bu öğleden sonra BlackBerry’nin resmi blog sitesi hack edilmi ve “TriCk – TeaMp0isoN” tarafından bir mesaj konuldu. RIM çalışanlarının detaylı bilgilerini yayınlamakla tehdit eden mesajın bir kısmı aşağıdaki gibi: Sayın Rim, İngiliz Polisine yardım ETMEYECEKSİN çünkü edersen yanlış zamanda yanlış yerde olup bir blackberry sahibi olan masum insanlarda gereksiz yere suçlanacaklar. Polis utancını …

Devamı »

Matem ve Ölüm Üzerine…

Matem, insanın kendine akıttığı gözyaşı, kendine giydiği kara bir libastır aslında… Ölüm bir derede, bir çayda akan suyun akışkanlığından daha gerçek, yarının geleceğinden de şüphesiz iken, insan alışamaz nedense ölüme! Fakat ölüm, hep şaşırtıcı ve korkutucu olmamış mıdır insanlar için? Herkes, yerkürenin döndüğü, haftaların yedi gün olduğunu, gelinciklerin hep baharda açtığını düşünür fakat bu noktada ölümü yaşadığını unutur istisnasız. Hep doğarak nefes alan insan dünya ile tanışır ve nihayetinde de ölür sonunda… Ölüm dediğimiz şey bunca doğalken ve böylesine popülerken, insanın bu duruma alışamaması kafalarda ciddi bir sorun teşkil etmeli aslında. Hâlbuki yedibin yıldır başkalarının ölümüne alışmalı ve alıştırmalı değil miydi küçük kıyamet adl ettiğimiz kendi ölümüne… Aslında matemler, alışılmamış ölümlerin süsüdür sevgili okuyucu. Fakat matem ölüye değildir de insanın kendi aczine, kendi yoksulluğuna ağlayışıdır. Yani, bir ölü kendisine matem yakıldığını duyabilse eğer, inanın matemden iğrenirdi belki de. Onun için matem ölünün değil, ölü sahibinin serinliğidir… Evet, ölümün karın ağrıtan, …

Devamı »

Geçmişe Özlem

İnsan geçmişi özler elbette. Anneyi sevmek, yaratıcıya inanmak, ölümü yaşamak gibidir geçmişe duyulan özlem. Tabiatıyla bu doğal olanıdır işin çünkü bu his yoğundur ve hiçbir engeli de tanımaz… Dünyanın içinde yaşayan biz yerliler görmeli ki geçmiş hızla bizden uzaklaşıyorken, gelecek düşüncenin kalıplarını zorlayan yeni çehrelerle bize doğru hızlı bir şekilde yaklaşıyor diyebiliriz.. Evet, denizler berrak maviden bulanık griye dönüşüyor, çocuklar oyuncaklarını arkadaşlarıyla paylaşmıyor, babalarda öğüt yerine “ihtiras” sözcükleri dolduruyorsa çocukların kulaklarından beyinlerine, geçmişi özlemek ister istemez daha bir mânâ kazanıyor. Geçmişe özlemin yeri ve zamanı yoktur. Şuan dahi mübarek Ramazan ayında yerli yada yersiz eskiden kalan bir özlemim olarak canım “yufka ekmek” istiyor sebepsiz.. Hani köylerde üç taş üzerine kurulu sacın üzerine serilen yufka ekmeği önce annelerimiz bakır leğenlerde kabarmış hamur olarak, sonra o kızgın sacın üzerinde yayıldıkça yayılan beziyi odunların korlanmış sıcaklığında pişirirler ve her tarafa un kokusu yayılır insanın tam bu noktada yüreği gerçekten eskiye olan özlemin sıcaklığı …

Devamı »

İnsan Pazarı…

Mithat Cemal, Mehmet Akif’i anlatırken “tevazuu kendini inkâr derecesine varıyordu” der. Günümüz insanının zor telaffuz edebildiği “tevazu” bir zamanlar meziyetmiş demek ki! Mithat Cemal, Mehmet Akif’in akranı ve dava arkadaşı kendisi Ahmet Efendi’yi de şöyle tarif eder: “Ahmet Naim’de güç bir meziyet vardı ki o da: Meziyetleri gizlemek…” Yer yer bunlarda acaba meziyet mi demekten kendini alamıyor insan. Çünkü günümüzde iyilik, fazilet, ahlak, tevazu vb. şeylerden çok “başarı” meziyet sayıldığı için, “başarı”nın kendiliğinden kötü bir şey olduğunu söylemek istemiyoruz hiç şüphesiz. İyiliğin, fazilet ve ahlakın illa da başarısızlık doğurduğunu da söyleyemeyiz. Ama “başarı meziyeti” bunlarsız da gerçekleşebiliyor demek ki! Hatta “sen başarılı olda nasıl başarılı olursan ol” sözü ne denli modadır bilirsiniz hepiniz.. Günümüz Türkiyesinin modern çağlarında yaşarken “başarılı insan” baş tacı ediliyor ne yazık ki. Bir insanın başarı kazanmak uğruna her şeyi yapması hoş karşılanıyor birileri tarafından. Fakat başarılı insanların ahlaki zaafları söz konusu edildiğinde de, “Başardı ya! Sen …

Devamı »

Türkiye’de Erotizmi ve Cinselliği Dünyanın En Doğal Şeyi Haline Nasıl Getirdiler!

Canım ülkemin insanlarının sevgi ve cinsellik konusundaki ihtiyaçları dillere destandır. Tam da bu noktadan bakıldığında Türk Erkeği’nin dünya literatüründe bu noktada bir şanı ve şerefi dahi vardır diyebilirim. Sizler de bu övgüyü büyük bir ihtimalle çeşitli vesileler ile zaten duymuşsunuzdur! Bu tarz insanların neden bu tutum içerisinde bulunduğunu çözmek ise o kadar da zor değildir. Diyebiliriz ki, erotizmi ve cinselliği tam arzuladığı biçimde yaşayamayan yurdum insanının ciddi bir tatminsizliği onun bu bastırılmış duygusunun burnunun dikine gitmesine sebep oluyor desek ziyadesiyle romantik bir iddiadan öte, realist bir tespitte bulunmuş oluruz… Şöyle birkaç madde ile bu noktayı açmak istiyorum. 1. Doğal olarak kişiye zevk veren şeylerin çoğu, ahlak kuralları tarafından bir şekilde yasaklanmış, 2. Toplumumuz boyalı basınının sözde uzman ve medya temsilcilerinin oluşturduğu değerler ve ideal hayaller öylesine abartılır ki, onlara hiçbir zaman ulaşamama durumunda kalan insanın ezikliği ile tam bir haz duygusu ile yaşamasına mümkünat veremez, 3. Başarısız olma ya da …

Devamı »

Patron ve Yöneticilere Twitter Cep Sözlüğü

Efendim, sosyal medyada en yaygın kullanılan alan artık “twitter” birinci sırada diyebiliriz.. Twitter yaygınlaştığından bu yana artık modern dünyanın Türkiye coğrafyasının neredeyse her yerinde kullanılabilir oldu. Yeri mekânı önemli de değil üstelik okul olur, sokak olur, trafikte araçla seyr ederken olur, hatta 15 dakikalık “kobra boşaltım tesisleri”nde boşaltım işlemini gerçekleştirirken olur (tuvalet), restorantta lahmacun yerken olur, misafirlikte birisi gözlerinizin içine bakıp yaptığınızı takip etmiyorsa o anki boşlukta olur, televizyon programlarındaki canlı yayın aralıklarında ki boşlukta olur fark etmez… Tamamiyle her türlü mekânda kontrolü bir telefonla dahi mümkün olan twitter kullanımında insanlar, gerek eğlence amaçlı, gerekse iş amaçlı aktivitelerini bir şekilde paylaşa biliyorlar… Bu paylaşımları ve yazılan twitleri, diyalogları gruplamak mümkün değil… Zira mevzu biz olunca twitter kullanımında bir hayli ilginç şeyler barınabiliyor. Kimi geyik için, kimi, iş için, kimi duygularını şiirle seslendirmek için, kimileri edebiyat için, kimileri dini doneler, kimileri küfür ederek, kimileri özel hayatını, hatta aşklarını dahi buradan bilgi …

Devamı »
bahis siteleri bets10 canl? bahis siteleri iddaa siteleri bahis siteleri kaçak bahis siteleri iddaa siteleri güvenilir casino siteleri istanbul eskort