Cuma , 4 Aralık 2020

Babam ve Bıyığı…

Babam kalp krizi geçirmişti. Hastane hastane, doktor doktor şifa aradığımız; gittiğimiz kapılardan “ameliyat şansı kalmamış, tüm dokularını kaybetmiş” şeklinde ümitsizce çevrildiğimiz günlerdi. Her duyduğumuz doktora koştuk, her söylenen profesöre ulaşmaya çabaladık. Bu arada kendisine durumun ciddiyetini farkettirmemek için, “bir doktor daha varmış o daha iyiymiş” yalanını defalarca söyledik. İnandı mı, inanır mı göründü bilemiyorum. Sessizce kabul etti hep…

Sayısız çekilen efor testleri, laboratuvar tetkikleri, muayene randevuları, otobüslerde geçirilen onca saatten sonra bir gün beklediğimiz haber geldi. “Falan yerde filan isimli bir kalp doktoru varmış, bu da telefon numarası…” denilerek elimize tutuşturulmuş bir kağıt, kalbimizde umut çiçeklerini tomurcuklandırıverdi yeniden. Aynı film şeridi tekrar okundu; randevu alındı, otobüse binildi, muayene sırası beklendi, raporlar hazırlandı ve sonuç alındı. İlk kez bu ameliyatı yapabileceğine inanan bir doktordan alınan ameliyat tarihi ile çıkıldı ofisten.

Doktor ameliyatı bağlı bulunduğu hastanede gerçekleştirecekti, çok yeni bir teknik olan robot kullanarak üstelik. Robot denilince aklına Japon icadı Asimo’dan başka bişey gelmeyen ben dahi heyecanlandım. “Ne menem bişeydir bu robot?” sorumuza bıkmadan usanmadan yanıtlar verdi doktor. Çok hassas davranılması gereken operasyonlarda kullanılan bir aygıt olduğunu, önce allaha sonra bizlere güvenin” diyerek ellerinden geleni yapacaklarına söz verdi. Peki diyerek ayrıldık babamı da hastanede bırakarak.

Ertesi gün hastaneye vardığımızda, gözyaşlarımızı saklamaya çalışıyorduk. Ağlamayacağımıza söz verdik eş dost akraba. Orada bulunan her kim varsa dudaklarını ısıra ısıra, babama karşı cesur görüneceğimize dair sessiz bir anlaşma imzalamış gibiydi. Odasına çıktık, yerinde değildi. Oda arkadaşları, son kez tansiyon ölçümü için hemşirelerin odasından çıkardığını ve ameliyatta giymesi için önlüklerini teslim almaya gittiğini söylediler. Her saniyesi kurşun ağırlığınca geçen bir süreydi. Kendimizi sıkmaktan kaslarımız semsert olmuştu. Odada bulunanlar sakinleşme konusunda birbirlerini sürekli uyarıyorlardı.

O gergin anlarda babam tekerlekli sandalyede, hemşirenin refakatinde göründü koridorun başında. Gülümsüyordu, umutsuz denilen ameliyatının gerçekleşebilme ihtimalinden mi, yaşadığı heyyulanın koşturmacasını komik bulduğundan mı, bizim çektiğimiz endişeleri biraz olsun hafifletebilme ümidi miydi bilmiyorum. Gülümsüyordu babacığım, gülüşü kocaman bir pırıltı olmuştu hastanenin o havası ağırlaşmış duvarlarında. Onu hiç böyle görmemiştim. Yaklaştıkça gülümsemesinin bir tuhaf olduğunu farkettik hepimiz. Dudakları şişmişti sanki, daha önceden görmediğimiz bir ifade vardı yüzünde. Refleks olarak gülümsemesine karşılık verdik biz de. Yan yana sıralanmış, yüzüne buruk gülümseme takınmış bizler o garip ifadeyi çözmeye uğraşırken; bir kaç metre yakına geldiğinde gerçeği anlayıverdik.

Babacığım, canım benim… Bizi okutmak, büyütmek için çabalarken yaptırmaya fırsat bulamadığı çürümüş dişleriyle, onun bir parçası haline gelmiş bıyıklarını hastanenin atık kutusunda bırakmıştı…

Hakkında Bahar Turhan

Köşe Yazarı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir