Perşembe , 3 Aralık 2020

Belçika Örneği Üzerinden Örtünme Tartışmaları

Geçtiğimiz ayların insan hak ve özgürlükleri bağlamında Avrupa’daki en önemli olaylarından biri özellikle Müslüman göçmenlerin yoğun olarak yaşadığı Avrupa ülkelerindeki ‘güvenlik gerekçeli örtünme yasağı’ idi. Avrupa Birliği’nin merkezi konumundaki Belçika’da yaşanan son olay neticesinde örtünme tartışmaları yeni bir boyut kazanmış oldu. 29 Nisan günü “Yüzü tamamen ya da kısmen kapatacak şekilde örtünmenin yasaklanması.” şeklindeki yasa teklifininBelçika Parlamentosunda kabulü ile yeni bir boyut kazanmış olan tartışmalar Belçika’nın ve pek çok Avrupa ülkesinin son bir yıldır siyasi gündemini belirlemekteydi.

Örtünme ve İslam eksenli tartışmalar, Belçika basınınca sürekli olarak ‘Burka yasağı’ şeklinde lanse edilmekte. Bu durum İslam’ın ve Müslümanların sadece Taliban ve Afganistan ile bağdaştırılması olarak algılanmakta ve Müslümanlar tarafından İslam’ı karalama kampanyası olarak görülmüştür. Oysaki burada tartışılması gereken konu Müslüman kadınların örtünme hakkına ‘doğrudan müdahale’ anlamına gelen bir yasal düzenlemenin, insan hak ve özgürlüklerinin ihlali olup olmamasıdır.

Fransa ve Hollanda gibi diğer Avrupa ülkelerinde de uzun süredir tartışılmakta olan yasa tasarısına Belçika Meclisi öncülük etmiş oldu ve meclis çoğunluğunun onayı ile yasa tasarısı kabul edilerek Senatonun onayına sunuldu. Senatonun, birkaç değişiklikle yasayı kabul etmesi ve teklif edilen tasarıyı ana hatlarıyla yasalaştırması bekleniyor.
Bu durum aslında Avrupa’daki belli siyasi merkezlerin Müslüman toplumun hakları sözkonusu olduğunda insan hakları değerlerini nasıl manipüle ettiklerini ve ayrımcılığa yol açan uygulamalara nasıl kapı araladıklarını göstermesi bakımından oldukça önemlidir.
Çok kültürlülük ve çoğulculuk da en az ifade özgürlüğü kadar evrensel ve vazgeçilemez olarak kabul edilen değerlerdendir. Kişinin nasıl giyineceğine dair bir yasak, birey mahremiyetine karşı bir müdahale olur ki bunu salt güvenlik sorunu olarak görmek oldukça temelsiz bir yaklaşımdır.
Güvenlik gerekçesi ile yani olabilir yapılabilir gibi sanılarla diğer sırf bireyleri korumak için rızası haricinde diğer bireylerin hak ve özgürlüklerine kanunlar yoluyla dahi olsa müdahale edilemez. Bu toplumda güvensizlik ortamını ve paranoyayı tetikler. Devlet bireyi kurmakla yükümlü olmakla birlikte gerekli tedbirleri öncesinden almakla da sorumludur. Sanılar üzerine hareket etmek devletin acziyeti olarak algılanır ve bu da toplumda sadece bireyler arasında değil bireyle devlet arasındaki bir güvensizliğe de sebep olur.
Sorunun bir başka boyutu da tüm dünyanın evrensel bir değer olarak kabul ettiği bir başka kavram olan ‘hukukun üstünlüğü’ kavramıdır. Üstün olan yasalar ve hukuki normlar mıdır yoksa kişinin hak ve özgürlükleri midir?
Elbette ki her durumda insan hak ve özgürlüklerinin temel alınması gereklidir. Ancak bazı çağdaş diye nitelendirilen ülkelerde halen 2. Dünya savaşı öncesindeki gibi ‘devleti her şeyin üstünde tutan’ bir algının egemen olduğu görülmektedir. Bazı devlet kurumlarında, kanunların bir amacının da bireyi devlete karşı korumak olduğunu unutan ve normları her şeyin üzerinde tutan bir anlayış hâkimdir. Bu anlayıştan ötürü devlet ile birey sık sık karşı karşıya gelmekte ve bireyin hakları devletin lehine görmezden gelinebilmektedir. Normlar ile bireyin haklarının çelişmesi, kanunların ne derece meşru olduğunu da sorgulayıcı bir durumu ortaya çıkartmaktadır.
“Yüzü tamamen ya da kısmen kapatacak şekilde örtünmenin yasaklanması.” konulu yasa teklifi içerik olarak ele alındığında ise, karşımıza Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 8. maddesi olan “Herkes; özel ve aile hayatına, konutuna ve haberleşmesine saygı gösterilmesi hakkına sahiptir.” ile 9. maddesi olan “din veya inanç değiştirme özgürlüğü ile tek başına veya topluca, açıkça veya özel tarzda ibadet, öğretim, uygulama ve ayin yapmak suretiyle dinini veya inancını açıklama özgürlüğü…” gereği bireyin ilgili haklarının ancak yasa ile kısıtlanabileceğini vurgulanır. Bu kısıtlamaların dayanağı ise ya kamu güvenliğini, kamu düzenini, kamu sağlığının ya da ahlak değerlerinin veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması gibi kriterlerden oluşmaktadır.
Yasağı savunalar ise bu tarz kıyafetlerin kamu sağlığını ya da kamu düzenini bozuculuğunu ispatlayamamaktadır. Yasağı savunanların bir başka argümanı ise yüzü tamamen örtecek bir şekilde giyinmeye mecbur kaldıklarını iddia ettikleri kadınların, bu durumdan hoşnut olacaklarına ilişkin öngörüdür ki böyle davrandıklarını düşündükleri kadınların yasağı memnuniyetle karşılayacakları da kesin değildir. Bu yasak, ezilmekte olan kadınların özgürleşmeleri yerine Avrupa toplumu içerisindeki Müslümanların yabancılıklarını daha da derinleştirilebilir.
Belçika bu tür insan onurunu rencide edici uygulamalarda Avrupa için şimdilik bir ilk oldu. Henüz yasalaşmamasına rağmen meclis çoğunluğunun kabul etmiş olması siyaseten kabul gördüğü manasına gelmektedir. Ardından Fransa’nın da daha kapsamlı ve dışlayıcı bir yasa tasarısı ile islamofobik ve jakoben yaklaşıma devam edeceği öngörülmektedir. Avrupa’da yaşayan Müslümanlar için ise İslam’ın yargılandığı düşüncesi oluşmaktadır ki aslında bu durum Avrupa’nın geleceğine dair hiçte iyi bir işaret değildir.
Tıpkı Türkiye’de olduğu gibi bazı Avrupa ülkelerinde de tartışmalar kamusal alan ve neyin Müslüman bireyin kıyafeti olduğu ekseninde yapılmaktadır. Tek bir dinin hedef alındığı izlenimi oluşmakta ve bazı islamofobik bakışlar yüzünden Müslüman kadın ile diyalog yerine toplumdaki hoşgörüsüzlüğü, anlayışsızlığı daha da derinleştiren bir algı gelişmektedir. Böylece karşılıklı olarak birey duyarsız tartışmalar neticesinde diyalog süreci yerine kutuplaşma sürecine itilmektedir.
Devletlerin, bireyin ne giyeceğine veya ne giyemeyeceğine müdahale etmemesi ve bu konuyu yasal düzenlemeler haline getirerek kişi hak ve özgürlüklerini siyasi malzeme haline getirilmesinin önüne geçmesi beklenir. Bu bağlamda nerede ve hangi durumlarda böyle bir yasak girişiminin meşru olabileceği ne dair sınırın iyi belirlenmesi gerekir. Bunun dışındaki ‘güvenlik sebebi’ gibi gerekçelerle temel hakların kısıtlanmasına dair girişimler hukuki bir boyut taşımaktan öte temel hakların siyasi birer meta haline dönüşmesine sebebiyet verir.
Danimarka’daki karikatür krizinden sonra inançlara saygı gösterilmesi ile ifade özgürlüğünün çeliştiği üzerine çok fazla tartışmalar yaşandı. Bu çelişki, Strazburg Mahkemesi tarafından şöyle analiz edildi; “Dinlerini ifade etme özgürlüğünü kullanmayı seçenler… mantıken tüm eleştirilerden muaf olmayı bekleyemezler. İnançlarının başkalarınca reddedilmesini ve hatta başkalarının, inançlarına düşman doktrinlerin propagandasını yapmasını hoş görmek ve kabul etmek zorundadırlar.” Aynı kararda mahkeme, inananların dini duygularına saygının, dini önemi bulunan nesnelerin “kışkırtıcı tasvirleriyle ihlal edilme riskinin” göz önünde tutulması gerektiğini ve bu tür tasvirlerin, demokratik toplumun özelliği olması gereken hoşgörünün ihlali olarak görülebileceğini ifade etti. Aslında Mahkeme iki taraf için de karşılıklı bir hoşgörü öngörmüş oldu.
Batılı değerler üzerinden Avrupa’da Müslüman göçmenlerin inanç özgürlüğünün sorgulanması özellikle ‘kadın ve örtünme’ bağlamında daha yaygın bir boyutta devam etmektedir. Kişi hak ve özgürlükleri açısından bu durum bireyin neye nasıl inanacağı ya da inanması gerektiği yönünde bir dış baskı ve yönlendirme unsuru oluşturmaktadır. İnsan Hakları Mahkemesi’nin belirttiği gibi bu durum empati, karşılıklı saygı ve hoşgörü çerçevesince çözülmelidir. Avrupa için “kadın ve örtünme” konusu ırkçılık ve liberalizm gibi siyasi söylemlerin dışında hak ve özgürlükler bağlamında, toplumsal düzeyde ve siyasi meta haline getirilmeden çözümlenmelidir.

Hakkında Hasan Yener

SM Haber Genel Yayın Yönetmeni SEO - Digital Pazarlama - Sosyal Medya Pazarlama iletisim@sosyalmedyahaber.com

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir