Pazar , 27 Eylül 2020

Bilim İnsanı Sapması

Fazla sayıda büyük bilim insanı çıkaramayışımızın çok değişik sebepleri olduğu muhakkak. Ortaöğretim seviyesindeki eğitimden üniversiteye ve ilerisi olan akademik hayata kadar değişik zamanlarda çok farklı etmenler bilim insanı kıtlığına yol açmakta. Bu konuda çok şey söylenip yazılıyor ancak adamakıllı bir araştırma henüz ortada yok. Herkes sistemi suçlu buluyor. Bu kesinlikle doğru bir şey ama eksik. Akademik unvanlı hiç kimsenin, değil çuvaldızı iğneyi bile kendine döndürdüğüne rastlamış değilim. Bence artık hatayı biraz da kendilerinde aramanın vaktidir.

Geçenlerde filozofların yaşamöykülerini okuyordum. Kindi, Ebubekir er-Razi, Farabi’yi okudum. Bu büyük filozofların hayatları herkese örnek olacak nitelikte. Yaşam öykülerinde şunu fark ettim ki, bu üçü de okumaya, çalışmaya çok fazla önem vermekteler. İleriki yaşlarında bile ilim açlığı hiç son bulmamış bu insanlarda. Aynı zamanda büyük bir hekim olan er-Razi’nin tıp ilmine 30 veya 40’lı yaşlardan sonra başladığı rivayet edilir. Farabi’nin büyük bir üstad kabul edildiği ve mantığın ilk üstadı Aristo’dan sonra Muallim-i Sani diye adlandırıldığı mantık ilmine orta yaşlarında vakıf olduğu söylenmekte. Bu rivayetlerin ne derece sahih olduğu tam bilinememekle birlikte ana mevzu bu büyük insanların her zaman ve her yaşta ilim öğrenme arzusuyla dolup taşmış olmalarıdır.

Yaşadıkları dönemde de çok büyük nam ve şöhrete kavuşan bu insanlar hiçbir zaman oldum diyerek araştırmaktan vazgeçmiş değillerdir. Bir ilmi almak ve o konuda yetkin bir alim ile tanışmak için günlerce, aylarca seyahat etmiş ve türlü türlü meşakkatlere katlanmışlardır. Sadece bu saydığım kişiler değil ilim yolunda hayatlarını sarf edenler. Büyük İslam Medeniyeti’nin Gazali, İmam-ı Şafii, Fahreddin-i Razi, Maverdi, İmam-ı Buhari gibi daha nice büyük alimleri ömürlerinin sonuna kadar ilim tahsil etmiş, okumuş, araştırmış, yazmış hasılı, ilim ve hikmet arayışlarını hiç sonlandırmamışlardır.

Ya bu zamanın sadece akademik unvanlı bilim insanları? Her yeni unvan aldıklarında egoları daha da şişmekte ve olgunluk yolunda çok önemli bir aşama kat ettiklerini zannetmektedirler. Çoğunun doktora, doçentlik veya profesörlük tezleri dahi orijinal bir eser olmaktan çok uzak sadece kaynaklarla, atıflarla doldurulmuş bir derleme mahiyetinde. Her yeni akademik unvan onlar için hakikate biraz daha yaklaşma vesilesi değil, maddi anlamda yeni bir kazanç kapısı anlamına gelmekte. Çoğu bilim insanı dekan, rektör olmanın hayalleri ile yaşamakta, parası bol bir danışmanlık elde etme hırsıyla ömürlerini tüketmekte.

Akademik unvanlarını kastvari bir sistemle başkalarına üstünlük aracı olarak kullanmaktan maalesef kaçınmamaktadırlar. Bir makam uğruna sarf etikleri eforlarını yeni bir şey öğrenme ve üretme için harcasalardı insanlığa çok daha faydalı olurlardı. Bir sürü firmanın danışmanlığını yapan, beş kuruş para için özel sektördeki onlarca kişinin bir nevi emrinde çalışıp ilmini katleden ve üniversitede bir koltuk kapmak için her türlü fırsatı kovalayıp bilim insanı olmanın izzetini yerlere düşüren o kadar çok profesör, doçent vs. var ki. Yazdığı kitapların daha fazla satılması için bizatihi kendisini pazarlamacı yerine koyup göz önünde kalmanın yollarını araştıran bilim insanlarımız, bu ikinci vazifelerini çok yerinde yaptıkları için ne kadar kendileriyle gurur duysalar azdır.

Sürekli sistemi eleştirmekten kendimize dönüp bakmamamız maalesef gözlerimizi kör etmiş. Acı olan şu ki, bu saydığımız özellikler kendini dindar diyen akademisyenler arasında o kadar yaygın ki. Sadece ilahiyatçılar değil, mühendisler, sosyal bilimciler vs. bütün branşlarda kendini dindar kabul eden akademisyenler belli bir unvandan sonra artık nimet kazanma zamanının geldiği düşüncesiyle dünyaya balıklamasına dalmaktan hiç çekinmemektedirler.

Peki batılı dilde bilim insanı bizim dilimizde alim insan nasıl çıkacak böyle insanların arasından? Bu, üzerinde yoğun bir şekilde durulması gereken gerçekten önemli bir mevzu. Alimler olmadan eski güzel günlere dönmememiz imkansız. Bu yüzden evvela alim kavramı ve onun sorumluluğu üzerinde derin bir şekilde düşünmek gerek. Tek amacı hikmet ve hakikate ulaşmak ve bunları topluma, insanlığa ulaştırmak olması gereken alimin, bilim insanının amacından sapması doğrudan toplumun da sapmasına yol açmakta. Bu sebeple alim olma derecesinde bilgi elde eden herkesin bu adın hakkını vermesi için sürekli olarak çalışması gerekir. Ayette de demiyor mu “bir işi bitirince diğerine koyul, yorulduktan sonra kalk yine yorul” diye (İnşirah suresi, 7. ayet). Artık kendini olmuş görüp bunun keyfini sürmenin alim sorumluluğu ile bağdaşır bir yanı yok maalesef. Daha önceki yazılarımda da söyledim, yine söylüyorum ve hep söylemeye devam edeceğim: Alim yetiştirmeden büyük medeniyet olmamızın imkanı yok. Bu toplumu peşinden sürükleyenler hep alimler olmuştur ve milletin makus talihi hep alimlerin gayretleri ile alt edilmiştir. En başta akademisyenlerimiz bu şuura varmadıkça, kapıyı açmamız maalesef mümkün gözükmemektedir.

Hakkında Takyettin Karakaya

1980 yılında Muş’ta doğdu. 1997 yılında Sivas’ın Şarkışla ilçesindeki İmam-Hatip okulundan mezun oldu. 2002 yılında İstanbul Üniversitesi İngilizce İktisat Bölümü’nden mezun oldu. 2006 yılından beri, Bursa’da yerleşik Uludağ İhracatçı Birlikleri Genel Sekreterliği’nin Avrupa Birliği Bölümü’nde uzman sıfatıyla çalışmaktadır. Hasta Hakları Aktivistleri Derneği Bursa Temsilciliği görevini yürütmektedir. Gençlerin hacca gitmelerini teşvik etmek amacıyla Genç Hacılar Platformu'nu kurmuştur.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir