Pazartesi , 28 Eylül 2020

BİR MİLLİ GÖRÜŞ ELEŞTİRİSİ

Bir film vardı, adı Yeşil Yol. Bilmem hatırlar mısınız, Stephen King’in romanından uyarlanmış 1999 yapımı Frank Darabont’un yönettiği bir film? Filmde bir çocuğu öldürmekle suçlanan dev cüsseli bir zencinin kendini bir türlü ifade edemeyişi vardı. Filmin bir sahnesinde birinci dereceden cinayet işlemekten mahkum olmuş zenci tıpkı bir büyücü gibi bir gardiyanın bedenindeki tüm hastalıkları bir sinek bulutu gibi yutuyor ve gardiyan iyileşip sağlığına kavuşuyordu. Nedense Milli Görüş hareketi ve Nurettin Şirin aklıma geldiğinde hep o filmi hatırlarım acı bir tebessümle.
Refah-Yol iktidarının yaka paça edildiği 28 Şubat sürecindeki en büyük bahanelerden birisi de Sincan’da düzenlenmiş bir lise tiyatrosundan ötesi olmayan o meşhur Kudüs gecesiydi. Organizasyon Sincan Belediyesi’nin olmasına rağmen tıpkı Yeşil Yol filmindeki o koca cüsseli zenci gibi bir sinek sürüsüne benzeyen bütün günahları tek başına yutan kişiydi, Nurettin Şirin. Uzun süre hapis yatıp Rahşan affıyla çıktığında Nurettin Şirin’in söylediği çok ilginç bir söz vardı. ‘’Sıradan bir sokak çetesinin bile bir düzeni bir işleyişi, üyelerine sadakati var. Maalesef bizim Müslümanlar da o bile yok.’’ Kendini yüce bir davaya adamış bir insandan bu kadar dramatik gerçeği duymak oldukça garipti. Ancak daha garibi şuydu. İnandığı bir davayı insanlara anlatabilmek için şehir şehir dolaşan bu adamın telefonunda kontörü bile yoktu! Türkiyeli Müslümanların asli davası Milli görüşün bu yönünü gördüğümde utandım ve şu ana kadar sustum. Artık kaybedecek bir şeyimiz yok, rahatça konuşabiliriz.
Milli görüş davasının 1990’lı yıllardaki temel karakteristiği Türkiye’de var olan laik Kemalist sisteme kıyak yapmadan onunla fikren çatışmasıydı. Yani o yıllarda bir Milli Görüşçü olmak sistemin kurban seçebileceği potansiyel bir mahkum adayı olmak demekti. Onun için Refah Partisine oy veren en sıradan bir insanın bile kalbi bir duruşu ve haklı bir öfkesi vardı. Ama Milli Görüş bu kavgayı terk etti, daha doğrusu AKP’ye kaptırdı. Recep Tayyip Erdoğan da sırf Milli Görüş çizgisinde bir politikacı olarak şiir okuduğu için mahkum edilmişti. Ama bu durum 2000’li yıllarda tamamen ortadan kalktı. Neredeyse hiçbir teşkilat önderi sıradan partililerin önüne geçerek slogan atmadı Milli Görüşte. Neredeyse hepsi elitist patronlar gibi Milli Görüşçülerin tahriklere kapılmamalarını öğütlediler. Yani Milli Görüş hareketi farkına varılmadan ehilleştirildi. Ehilleştirildikçe de Türkiye’deki sisteme alternatif bir sistemden sistem içerisinde bir alternatife dönüştürüldü. Böylesine bir durumda Kemalist rejim kendi doğal politik bukalemunlarıyla Milli Görüşü kuşattı, ‘’zararsızlaştırdı’’. Yani davanın etken ruhu öldü.
Hemen hepimiz başörtüsüyle meclise girmeye çalışan Merve Kavakçı’nın ABD vatandaşı olduğunu biliyorduk ama nedense buna karşı çıkma gereği duymuyorduk. Farkında olmadan Müslümanların rejimle olan başörtüsü sorunu i garip bir şekilde zihinlerde ABD’yi akladı. En azından suçlamayı erteledi. Bir anda parti vitrininde beliren Nazlı Ilıcak’ın nasıl bir Milli Görüşçü olduğunu, tam olarak neye yaradığını doğru dürüst sorgulayamadık. Milli görüşe sistemin dayattığı tampon figürleri sebepsizce benimsedik. Onlar elimizden tutacak birer azizlerdi bizim için. Bütün partinin yükünü çeken merhum Necmettin Erbakan’ın bir özelliği de insanlar hakkında hiçbir zaman negatif düşünmemesiydi. Onun için dibine kadar sokulmuş sistemin tampon tiplerini dışlamadı ama onları kendi niyetleriyle karşı karşıya bıraktı. Genel idare kurulunda bir Oya Akgönenç var, ABD vatandaşı. İsmet Özel ağabey bunlar için ‘’I’m American Muslim..!’’

(Ben Amerikalı Müslüman’ın) emiyor boşuna.
Yine Milli Görüş’ün 1990’lı yıllarda ‘Avrupa Topluluğu’na hayır..!’’ diye Avrupa Birliği karşıtlığı vardı, 2000’li yıllarda ise bu karşıtlık diğer işbirlikçi partilerden daha akılcı bir strateji uygulamaya dönüştü. Yani hem zihnimizdeki Truvalar’a hem de partinin göbeğine kadar sızmış Truvalar’a evet dedik.
1990’lı yıllarda Milli Görüş davasının Minyeli Abdullah gibi Müslümanların inanç tercihlerini özetleyen, Çizme gibi halk partisi döneminin baskısını anlatan filmleri, Hasan Nail Canat, Ulvi Alacakaptan gibi tiyatrocuların oynadığı kendi tabanına değer aşılayan tiyatroları vardı. 2000’li yıllarda ise iktidar haricinde herhangi bir projesi, kaygısı olmayan bir davanın sanatsal bir dili de oluşmadıı. Bunun yerine The İmam gibi ulumaya alışmış eski Halk partisi imamları yerine soft AKP imamları sanatsallaştı. Şimdi de İmamlar hutbelerden AKP’ye resmi dua ediyor. Sonuçta hayat boşluk kabul etmiyor.
2001 yılında AKP’nin iktidara gelişi farklı bir şeyi de doğurdu. AKP Türk toplumundaki hemen her örgütün beynine nüfuz etti. Çok sert bir politikayla Müslümanlara ait hemen her şeyi kuşattı. O kadar ki Mavi Marmara olayında Milli Görüş’e ait potansiyel enerjiyi kullandı ama bu kahramanlığı kendine mal etti. Ama hiç kimse AKP’nin İsrail karşısında kendi oyunuyla altta kaldığı bu durumu Milli Görüşçü insanların hoyratça kullanılması olarak görmedi. Milli Görüş açısından durum o kadar dramatik bir hal aldı ki Numan Kurtulmuş’un başkanlığındaki partinin siyasi söyleminde ciddi bir AKP eleştirisi duyamadık bir yıl boyunca. Hatta bu konuyla ilgili merhum Necmettin Erbakan’ın sözü ‘’Zeki Müren gibi muhalefet.’’ idi.
Evet ortada alternatif bir sistem olarak Milli Görüş her zaman var oldu. Ama bunu kültürel olarak, sanatsal olarak, ekonomik birliktelik olarak, bir sosyal yaşam tarzı olarak besleyecek arka unsurlar hiçbir zaman yeterli olmadı. Yani Milli Görüş Türkiye’de hiçbir zaman kendi insanının yaşam ağını kuramadı.
Daha doğrusu buna müsaade edilmedi. Peki kritik soru şu; Milli Görüş mensupları böylesine bir yapı için direnmeyi denedi mi? Maalesef sorunun cevabı olumsuz. 1990’lı yıllarda devlet tarafından kapatılan Milli Gençlik Teşkilatı’nın boşluğuna bildik bir cemaat üşüştü. Milli Görüş Milli Gençlik Vakfı’nı Fetullah Gülen hareketi gibi yeniden organize edemedi. Örgütlenemediği için de Milli Görüş arkası olmayan bir siyasal söylem olarak merhum Necmettin Erbakan’ın sırtında yıllarca yük olarak kaldı. Milli görüş içindeki onca tecrübeye sahip politikacı bir siyasal partinin kendini genişletecek yenileyecek beyin avcılığı yapmayı akıl edemedi. Daha doğrusu hiçbir zaman böyle bir dertleri olmadı. Hepsi Ankara’da hocanın yanında ağzından çıkacak mucizevi sözleri beklediler. Onlara göre merhum hocamız bütün her şeyin çözümünü biliyordu. Kanaatimize göre yaşadığı hayatın ilahi analitiğini yapamayan bir partinin bu seçimden % 1 küsur oy almış olması büyük bir başarıdır.
Defalarca Anadolu Gençlik Derneğinin İstanbul’un Fethi kutlamalarına gittim. Her gittiğimde saatlerce ayakta dikildim, birçok organizasyonu eksik bulduğumu, beğenmediğimi söyledim. Bu sözleri her söylediğimde bütün hacı hoca ağabeylerimiz ters ters baktı bana. ‘’Beğenmedim, çünkü İstanbul’un Fethi sürekli aynı illerde düzenleniyor ve en basit gerçekler umursanmadan yapılıyor dedim. Otobüsle Diyarbakır’dan İstanbul’a gelen bir gencin psikolojisi ve memnuniyeti yok bu fetihlerde..!’’ Ben söyledikçe otobüstekiler homurdandılar. Kutlamalarda sembolik Bizans kalesinin fethinde bir final var, bekle bekle bekle Bizans düşecek, başı sarıklı elinde odun kılıçlarla kaleye hurra diye koşuşturarak saldıran hafızlar, tam bir komedi. Bu manzarayı gördüğümde şunu düşündüm, atalarımız İstanbul’u feth etmedi, talan etti. İşte bütün hata bu cümleye tahammül edememek ve bir parça düşünmemek. Parça bütünün habercisidir. Tarihi bir fethin sadece tiyatrosunu yapamayan bir teşkilatın partisi Türkiye’de iktidar olabilir mi? Cevap her zaman hayırdı. Hiçbir zaman olamadık. Ama kendi kendimizi aldattığımızı birbirimize söyleyemedik. AGD derneği her ilden katılacak öğrencilere, Yeniçeri, Kapıkulu, Azap Askeri, Akıncı vb. standart kıyafetleriyle katılmalı dedim, dedim ama ben dedim ben işittim. Tekstil sektörünün bu denli geliştiği bir zamanda belediyenin mehter takımıyla bando ekipleriyle organizasyon yaparsanız sonuç: %1.
Birçok Kur’an-ı Kerim ziyafetinde şunu fark ettim. Bütün Kur’an okuyucularının unvanı ‘’Dünya birincisi’’. Bir gün bir dostuma şunu sordum; ‘’ Bu hafızların ikincileri üçüncüleri nerede?’’ Cevap şuydu. Bunların hepsi birinci, Kur’an okuyanın ikincisi olmaz..!’’ Yani Kur’an’a ve İslam’a olan yüksek inancımız dilimizdeki sıradan sıfatları bile yamultmuş ama biz bu kadar basit şeylerin bile farkında değiliz. Uğruna koştuğumuz yüksek idealler farkına varmadan gerçeklik algımızı rayından çıkardı. Çıkarınca da birçok şeyi göremedik, ta ki % 1’e kadar.
Saadet Partisi’nin seçimlerdeki konuşmalarını dinliyorum. Milli görüşçülerin hala Refah-Yol döneminden kurtulamadıklarını görüyorum. Bütün kurtarıcımız merhum Necmettin Erbakan, bütün asrısaadetimiz Refah-Yol dönemindeki 6 aylık iktidar. Ondan sonra Bülent Ecevit koalisyonu geldi, iki dönem AKP hükümeti dönemi var ama Milli Görüşçüler bir türlü eski rüyalarından uyanamıyor. Hala hayal kurmaya devam ediyorlar. Yahu hangi milli görüşçü yaşadığı ilin, ilçenin, beldenin sorunlarını rakamlara sadık kalarak arşivliyor ve insanlara çözümlerini basit bir dille izah edebiliyor? Herkesin derdi Türkiye’yi toptan kurtarmak, yani ulaşılması en zor şeye kilitlendik. Hele bir iktidar olalım da o zaman hallederiz. Şimdi hoca da yok, kim düşünecek. Milli Gazete diye bir gazetemiz var, kusura bakmayın ama her defasında Kızıl ordu bültenini hatırlatıyor bana. Bir insan bir paket sarmak için gazete alacak olsa Milli Gazete’yi almaz. Zaman alır. Nedenini bilmiyorum ama öyle. Bunun ne yazarı değişir, ne yazarının dediği değişir ne farklı bir bakışı olur. Aynı teraneden gidiyor yıllardan beri.
Hala havuz sistemi, memura işçiye verilen yüksek zam. Ama bu gün o sistem işe yarar mı ya da bu günün katı ekonomik realitelerindeki alternatif düşüncemiz ne; bunu dillendiren yok. Muhterem Necmettin Erbakan da her fani gibi vefat etti. Ama Saadet partisi olur da iktidara gelirse sanki ülkeyi yine merhum hocamız yönetecekmiş gibi bir hava var ortalıkta. Kimse partiyi sahiplenmiyor. Ve bunu dışarıdaki tarafsız insanlar bir bakışta anlıyor. Kendimize güvenimiz yok, şayet olsaydı merhumun fotoğraflarının arkasına sığınmazdık. Saadet partisi Necmettin Erbakan vefat ettikten sonra kendisiyle yüzleşemedi, buna cesaret edemedi. Çok basit bir soru. Hocamız vefat ettiğinde Ankara’dan İstanbul’a giden uçağı partililere AKP mi tahsis etti, yoksa her milli görüşçü kendi bilet parasını verip mi gitti o cenazeye. Sadece bu sorunun cevabını verin bende size bu ülkede nasıl iktidar olunurun kitabını yazacağım. Hem de üç cilt.
Hangi Saadet Partisi teşkilatı yaşadığı ilin, ilçenin coğrafyanın son dört yıldaki bütün istatistiki verilerini düzenli olarak tutmuş, bölgesindeki bankalara giren parayı, mahkemeden çıkan kararları değerlendirmiş, toplumun sosyolojik akışını, tüm basındaki olayları takip ederek halkın temel kaygılarını tarayabilmiş ve bunları aylık, yıllık raporlarla teşkilat başkanlığına ulaştırmıştır? Çağımızda bilgiyi kontrol etme ve değerlendirme diye bir şey var. Türkiye’de Milli Görüş’ün içine düştüğü durum sihirli bir formülle mucize beklemekten ötesi değil. Tek şifremiz Allah bize yardım edecek. Edecek muhakkak ama. Sırf toplantı üstüne toplantı yapmak, partiye üye yazdırmak işi çözmüyor. Dışarıda yaşanan hayatın dili ne; senin istediğin şey ne, sen o insanlara ne sunuyorsun ve sunduğun şeyin dili ne?
Bir cenazeye, bir düğüne, bir toplantıya, bir mitinge gittiğimde tek bir şeye dikkat ederim. O beldedeki bir deli ya da bir meczup o düğüne ya da toplantıya geldi mi? Bir köşeye oturup kendine ikram edileni yiyip, kendisine verilen sigarayı içip rahatça durup etrafındakilerin ona takılmasına aldırmadan durabiliyor mu? ‘’Şayet bir deli bir toplantıda canı sıkılmadan durabiliyorsa o toplantı hedefine varmak üzeredir.’’ Bir deliyi bir partide kalmaya ikna etmek Türkiye’yi ikna etmektir. Emin olun ölçü bu.
Trabzon’da Saadet partisinin birçok toplantısındayım. Salondaki hemen herkesin akıllı olduğunu görünce ‘’umut yok..!’’ dedim kendi kendime. Her bir konuşmacının derdi Türkiye’yi kurtarmak. Trabzon’la, Karadeniz’le ilgili tek bir cümle yok. Konuştukları konferans salonu ‘’Nasıl oluyor da Moskova’dan sonra ikinci büyük parka sahip Of’ta oluyor’’un sorusunu da sormak yok doğal olarak. O zaman şunu düşünüyorum; var olan durumu hakkıyla değerlendiremiyorsanız AKP’nin her türlü kirli icraatını üstü kapalı olarak kabullenmişiz demektir.
Tam böyle düşünürken eski Araklı belediye başkanı Ümit Çebi çıkıyor kürsüye. Eyvah diyorum bu kez, ben deliyi salonda arıyordum Saadet partisi kürsüye çıkarmış, yandık. İnşallah kazanmayız bu seçimi. Siyasetçiler de sanatçılar gibi alkış ve galeyan aşığıdır bir parça. Belli ki Ümit Çebi fazlasıyla kaptırmış kendisini bu dalgaya. Selamı unuttu kutsal topraklarda. Of’ta Saadet Partisi’nin Trabzon milletvekili ikinci adayı selam vermeyi unuttu. İşte seçim barajının altında kaldığımızın fotoğrafı dedim. Bir Müslüman neden uzaya uydu fırlatmadı diye kınanmaz. Ama bir Müslüman bir Müslüman’ı 100 bin kere olsa gördüğünde yapacağı ilk iş selam vermektir. Selam vermeyi başaramadığımız için % 1’de Milli Görüş. Milli Görüş’ün diğer ciddi sıkıntılarından birisi de Cumhuriyet’le kurulmuş feodal sistemin dışında tercih yapma cesareti gösterememesi. Hala belli soy isimleriyle var olmaya çalışan sistem gediği bir parti Saadet. En azından taşrada durum budur. O zaman da feodal siyasetçilerin kibir retoriği şu oluyor. ‘’Bizim dünya malında mevkisinde gözümüz yok, olsaydı AKP’ye giderdik..!’’ Kürsüden iki de bir bu sözü sarf eden bir Milli Görüşçü’ye ne denir? Git kardeşim yolun açık olsun. Kimler geldi kimler geçti buradan. En işe yaramazları ülke yönetiyor.
Maalesef hayattaki basit şeyleri kusursuzca yapmanın adıdır siyaset. Selam vereceksiniz. 1990’ların Şevki Yılmaz’ını oynamanız gerekmiyor. Dahası düşünceyi benliğinizde eriteceksiniz, başka bir şey ispatlamanıza gerek yok. Hamasetle siyaset bir yere kadar. Hızla, rolle, duygu galeyanıyla hayattan çalmaya kalkıştığınız her şeyi hayat sizden hemen geri alır. Tıpkı fizik kurallarındaki etki-tepki prensibi gibidir bu işler. Sözü sürekli yüksek perdeden değil, tavukların anlayacağı bir dille tane tane ve mana yükleyerek söyleyeceksiniz. Ve hayatın basit İslami ve insani kurallarında yerçekimi kurallarına uyduğunuz gibi uyacaksınız.
Şayet Trabzon’a gelmiş Fatih Erbakan’a yazıları ağır zehirli kurşunla dolu gazetenin üzerinde kahvaltı vermemeyi akıl edebilseydik, emin olun Allah % 50’yi kırk tane Milli Görüşçüye mecbur edecekti. Edemediğimiz için % 1 gibi bir rakamdayız.
Şayet merhum Necmettin Erbakan’ın bitmek tükenmek bilmeyen siyasi sermayesini harcayıp durmak yerine kendi yaşadıkları hayatın ilahi analitiğini yapıp Milli Görüş adına ciddi bir düşünce ciddi bir proje üretmiş olsaydık, şayet Milli Görüş’ün 28 Şubat sürecindeki suçlarını bir Habeş kölesi gibi üstlenen Nureddin Şirin’e davanın önde gelenleri sahip çıkmasını becerebilseydi, şayet milli görüşün delisi kürsüye çıktığı zaman selam verebilseydi, şayet bir Milli Görüşçü kardeşiniz bir diğer milli görüşçü kardeşine hakaret edildi diye AKP’li bir ilçe başkanı yardımcısıyla kavga etmeyi göze aldığında gönüllü olarak çalıştığı yardım derneğinden, Saadet Partisi teşkilatından dışlanmamış olsaydı emin olun 330 tane yolunu şaşırmış koyunun çobanı yine Milli Görüşçüler olacaktı. Olmadı çünkü Mevla bizi seviyor. Alla bize taşıyamayacağımız bir yükü yüklemedi. Bunun için ona şükretmeliyiz.
12 Haziran 2011’deki genel seçimin ne olduğunu anlamak için sadece şu kadarını söylemek yeterli. Seçime katılan BBP’nin seçim kampanyasında harcadığı rakam 13 trilyon. AKP Trabzon milletvekili adayı eski TOKİ başkanı Erdoğan Bayraktar’ın şahsi harcaması 12 Trilyon. Emrinde 850 TOKİ müteahhidi vardı ve her birine 50 bin TL seçim cezası kesmiş. Bu durumda seçimde başarısız oldu diye BBP başkanı Yalçın Topçu’nun istifa etmesini varsa Türk demokrasisi adına bir dram olarak görmek durumundayız.
AKP önceki yerel seçimlerde kazanma olasılığı olmayan küçük partileri ve teşkilatları parayla yutmuş ve felç etmiş olmanın zaferini yaşıyor. Küçük partilerin siyasal baskı ve ekonomik kuşatma ile silinmesi Türk siyasetini başkanlık sistemine dolayısıyla daha diktatör bir yapıya hazırlama riskini taşıyor. Küçük partilerin genel merkezleri son belediye seçimi ve bu seçimle ilgili çok katı bir sorgulama yapmalıdır. Kısacası Türkiye’deki dördüncü partinin % 1 oy almasının anlamı AKP’nin ve politik hırsı bir türlü bitmek bilmeyen Recep Tayyip Erdoğan’ın kendine yeni bir halk türetmiş olması ve yeni bir cumhuriyet kurmuş olmasıdır. Zamanında CHP, TSK ve Yargı’nın Refah Partisi’ne yaptığı insafsızlık yeni bir ülkeyle ve siyasi sistemle (başkanlı) son bulmuştur. Aptal laik Kemalistlere hayırlı olsun.
Son olarak Türkiye’nin hala dördüncü büyük partisi Milli Görüşçülere Maçkalı Hasan Tunç’un yanık bir Karadeniz türküsünü hatırlatmak istiyorum.
Yüce dağ başında yayılmış taylar anam yayılmış taylar..
Var mı benim gibi emeği zaylar, sizde mi duydunuz ‘’yıldızlar aylar..!’’
Ben bir fidan boylu yardan ayrıldım anam yardan ayrıldın ayrıldım.
Yüce dağ başında da kar olamazsın anam kar olmazsın…!
Azrail olsan da can alamazsın, sen da benden başka da yar bulamazsın..!
Sıva kollarını dola boynuma anam, dola boynuma.
Yolumuzu kapattı dumanlı dağlar anam dumanlı dağlar.
Yolumuzu kapattı dumanlı dağlar anam dumanlı dağlar.
O dağın arkasından nazlı yar ağlar, anam bir ümmet ağlar..!

Hakkında Metin Kondel

Eski bir İngilizce Öğretmeni, Ekonomist ve bağımsız popülist (halkçı) bir yazardır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir