Salı , 22 Eylül 2020

Dedemin İnsanları ; “Hüzünlü Bir Mübadele Öyküsü”

Hep ilgimi çekmiştir mübadele öyküleri… Topraklarından koparılan onca insanın  zorunlu ‘tayini’. Büyük hesaplar içinde yitip giden sıradan hayatlar… “Memleket”  özellikle bu topraklarda önemlidir. “Hemşeri” nin başka dillerde karşılığı var  mıdır, varsa dahi bu kadar anlamlı mıdır acaba? İnsanlar nerede ölürlerse ölsünler  “kendi topraklarına” gömülürler buralarda.

İşte mübadele bu kopuşu, köklerinden ayrılmış bir fidanın tutunma çabasını ve  derin bir özlemi barındırdığı için kıymetlidir gözümde. Çağan Irmak’da son  filminde bu mübadele yıllarına değinmiş. Girit’ten İzmir’e göç ettirilen bir ailenin  ve üç neslin hikayesi kısaca. Kimileri eleştiriyor Irmak’ı, sinemasında sürekli  kendini tekrar ettiği, “ağlak” filmler yaptığı yönünde. Belki bu sözlerde haklılık  payı var ve belki de öngörülebilir bir matematiğe sahip Çağan Irmak sineması,  evet, ama hala bizlerin gözyaşı bezlerine dokunmayı başarıyorsa bu formül henüz  eskimedi ve başarılı demektir.

Irmak yine bildiğini anlatıyor (belki de böylece daha iyi anlatabiliyor) ve sımsıcak  bir ege kasabasından, çağıl çağıl ve tatlı bir şiveyle alıp götürüyor bizleri insanların hala şık giyindikleri (evet biçimsiz jeanler ve özensiz tişörtlerin olmadığı) yıllara. Hele karakterlerin ağızlarından dökülen öyle deyimler var ki duyunca sırıtmadan edemiyor insan. Çocuk oyuncu seçme başarısı yine dikkat çekecek düzeyde kusursuz bu filmde de. Başroldeki kerata (ki adını zikredelim, Durukan Çelikkaya) zaten döktürüyorken, dükkanın çırağı doğulu çocuktan, mahalledeki çocuklara kadar hepsi çok doğal, on numara iş çıkarmışlar (Çağan Irmak çocuk oyuncu casting’i hakkında ders verebilir diye düşünüyorum).

Yıllar ilerlerken filmin tonu da Türkiye’nin geçirdiği siyasi süreçlerden etkileniyor. Kıbrıs Barış Harekatı, 1980 darbesi elbette kasabamıza da uğruyor. Çağan Irmak zaten siyasi bir yönü de bulunan önemli bir konu olan “mübadele”yi anlatırken bu noktada bir odaklanma problemi yaşıyor bence. Daha önce de “Babam ve Oğlum” da siyasi ajitasyon yaptığı yönünde eleştiriler almıştı Irmak ama orada çok daha iyi kotarılmıştı verilmek istenen mesajlar. Bu filmde ise pek çok büyük laflar hazırlanmış ve biraz kör göze parmak mantığıyla işlendiği için rahatsız edici olmuş gibi geliyor bana. Her ne olursa olsun, sahip olduğu ideolojiyi savunan sinemacıya büyük saygı duyarım ama bir sanat olan sinemanın buna aracı edilirken çok hassas olunması gerektiği unutulmadan. Hem bir sürü konuda önemli söz söyleme gayreti, herkesçe çokça eleştirilen Mahsun Kırmızıgül filmlerinden hallice olmuş biraz.

Onun dışında bir kumaş dükkanı ve çıraklar ancak bu kadar güzel işlenebilirdi herhalde. Dükkanı açarken sağ ayakla girmekten tut da müşteri ve komşu ilişkilerine, öğlen dükkanı kilitlemenin komşuya ayıp olacağına kadar güzel bir esnaf ahlakı çocuklarla birlikte bize de anlatılmış (hatırlatılmış).

Kıyafetler, diyaloglar, kasaba inanılmaz gerçekçi, inandırıcı. Ve bence yönetmenin imzası niteliğindeki sekans ise o göçün, mübadelenin anlatıldığı ‘flashback’ dakikaları. O yıllarda çekilmiş eski filmlerin, fotoğrafların dokusuna çok benzer bir tat yakalanmış. Hatta renkler bile ona has biçimde düzenlenmiş gibiydi. Gemi sahneleri ise maalesef Hollywood zehri hala kanımızda dolaştığından olsa gerek Sicilyalı göçmenlerin anlatıldığı filmleri yahut, Yahudilerin zorla göçlerini anlatan filmleri andırmış ama dramatik olmasına engel değil elbette.

Bu arada filmi kişiselleştirebilmeme yol açacak güzellik ise, Çetin Tekindor’un canlandırdığı dede karakterinin bindiği “anadol” otomobil’in yine esnaf olan benim dedemin de yıllarca kullandığı model olması ve onların da Rusya’nın Kazan bölgesinden göçle gelmeleriydi, belirtmeden geçemeyeceğim.

Ötekileştirmenin, ayrışmanın anlamsızlığına vurgu yapılan filmde (ki vizyonda olduğu dönem başta olmak üzre bu mesajları özümsemeye hep ihtiyacımız var), yine hepimizin öyküsüne benzeyen, bazen sevgi bazen de hüzün dolu aile ilişkileri barındırdığından yine seyircinin mimik kaslarını gülmekten ağlamaya kadar çeşitli hallere sokmayı başarıyor.

Hali hazırda bu filmle beraber mübadele konusu gündeme gelmişken, okurlara bu sefer bu topraklardan Yunanistan’a bir göçün hazin öyküsünü anlatan, Dido Sotiriyu’nun (Bizzat kendi öyküsünü oldukça duygusal biçimde anlatmaktadır.) “Benden Selam Söyle Anadolu’ya” romanını okumalarını şiddetle tavsiye edelim.

 

Hakkında M.Yusuf SADE

sadece yusuf!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir