Salı , 24 Kasım 2020

Hakikatin Bilgisine Ulaşan İlim Sahibi

“Allah, ancak ilimleriyle amel edenlere hakiki bilgiyi ihsan eder” Rahmetli bilge mimar Turgut Cansever bir makalesini1 bu cümleyle sonlandırıyordu. Çok derin manalar ihtiva ediyor bu cümle. İlim tek başına insan için bir mana ifade etmiyor. Bilginin bir anlam taşıması ancak pratiğe dökülmesi ile mümkün. Aksi takdirde bu durum, bilgiyi yüklenmekten onun hamallığını çekmekten öteye geçmez. Nitekim Kur’an bunu, kendilerine kitap yüklenmiş ama bunu taşımayan insanların durumuna benzetir.2 Yani ilim var ama amel yok. Ciltlerce kitabı yükleyip hakkın vermemek, bunları hakkıyla taşımamak bir haslet değil, çünkü yük taşıyabilen vasıtalar, hayvanlar da bunu yapabilir. O yüzden ayetin devamında bu kişilerin vaziyeti eşeğin durumuna benzetilir. Kur’an’ın dili, olayın vahameti ölçüsünde keskinleşir, ağırlaşır. Bilgiyi elde edip de uygulamayan kişinin yol açacağı kötülüklerin toplumda ne derece büyük ve derin izler bırakacağı düşünüldüğünde Kur’an’ın bu kadar şiddetli bir şekilde uyarmasının hikmeti de biraz daha belirginleşiyor. Aynı şekilde bunun tam tersinin, yani istenen durumun, ilim ile amel etmenin, bilginin pratiğe, uygulamaya dönüşmesinin ne kadar önemli ve gerekli olduğu da bu ayetlerden zımnen çıkarılabilecek hükümlerdendir.

Her fırsatta tekrarladığım bir hakikati burada yine vurgulamak isterim: İslam milletinin kurtuluşu, ideal devlet ve toplum olan Asr-ı Saadet devrine benzemesi, hasılı arzulanan ve büyük bir iştiyakla sadece biz Müslümanların değil, gerek maddi gerek manevi sıkıntılara, işkencelere maruz kalan herkesin, nerden nasıl geleceğini bilememesine rağmen tamamen fıtri olarak, suya hasret kalmış çölde yolunu kaybeden yolcunun suya olan hasretinden daha derin bir özlemle beklediği Büyük İslam Medeniyeti’nin tarih sahnesine çıkabilmesinin yolu “alim”den geçer. Ancak alimler, bizlerin bu arzu ve iştiyakını karşılayabilecek ve gönüllerimize sular serpebilecek salahiyete sahip kişilerdir. Burada ele aldığımız nokta diğer yazılarımızdan farklı olarak alim yetişmesi gerekliliği üzerine değil, bir adım ötesi olan alimin sorumluluğu üzerinedir. Neden ilmiyle amel etmeyen bilgi sahibi kişi Allah’ın bu şedid hitabına maruz kalmıştır? Çünkü, toplumun lokomotifi olan alimler insanların kalplerini ancak ve ancak davranışları ile fethedebilirler. İlim sahibi olduğu toplum tarafından kabullenilmiş kişilerin davranışları artık bireysellikten çıkmış, moda tabiriyle halka, topluma mal olmuştur. Her hareketinin sonucu halk tarafından ilmine, düşüncesine ve fikirlerine hamledilir. Yaptığı her kötü şeyde, kendisinden çok bilgisi hedef tahtasına konulur. Sanki aldığı ilim kendisine bunu emrediyor düşüncesi yaygındır halk arasında. Hemen hemen hiçbir zaman merkep değil sadece merkebin sırtındaki kitap görünür ve o kitap merkebi insan suretine sokan bir örtü bir maske vaziyetini alır. Bu sebeple, o kadar kitabın içerisindeki mübarek şeylerin, o kitapları sadece taşıyan ama amel etmeyen kişiden beri’, uzak olduğunu insanlara anlatmak çok zordur. Çünkü insanların çoğu, o kitapları okumaz veya okusa da anlamaz, zaten böyle bir derdi de yoktur. Onun gözünde bilgiyi tahsil eden kişi artık yürüyen bir kitaptır ve onunla yekvücut olmuştur. Kur’an’ın kitapların sadece hamallığını yapan insan tasviri ile cehaletin, her kitap okuyanı o kitaba nüfuz etmiş alim bakışı arasındaki derin uçuruma dikkatlerinizi çekerim. İşte halkın bu genel karakterinden dolayı, alim kişinin sorumluluğunun ne kadar ağır olduğu ve dolayısıyla yukarıdaki ayetlerdeki sertliğin sebebi daha iyi anlaşılacaktır.

Mevzunun diğer bir tarafı da ilmi ile amel eden alimin gerek bireysel gerek toplumsal bağlamda sebep olacağı güzellikler ve fütuhatlardır. Yazının başında alıntıladığım cümleyi okuduğumda içimi çok derin bir hissiyatla amel etmenin alimde yol açacağı şahsi lütufların düşüncesi sarmıştı. Bazen tek bir cümle binlerce sayfa kitabın yapamadığı tesiri kalbinize yerleştirebiliyor.3 İşte bu cümle de tek atışla hedefini tam on ikiden vuran mermi misali beni çok etkiledi. Bu yazıda da ilim ve amel bütünlüğünün sadece bu bireysel boyutundan bahsetme niyetindeydim. Ancak hak verisiniz ki ilim, alim gibi kavramlar söz konusu olduğunda toplumdan bahsetmemek maalesef mümkün olmamaktadır en azından benim için bu gerçekten zor bir durum. Çünkü alim toplumu dönüştürme gücüne sahiptir ve bu muazzam gücü evvela ilimlerin başı olan Kur’an ve Hadis’ten, sonra da onların temelinde diğer bilimlerden alır. Bu gücün tesirinin zamanımızda hakkıyla görülmemiş olması hepimiz için gerçekten büyük bir şansızlık. Bunu “zamanımızda alim yoktur” şeklinde anlaşılmasını asla istemem. Böyle bir hadsizlik ve hatta edepsizlik de yapmam asla. Demek istediğim sadece yeterli sayıda olamaması ve alim kültürünün kurumsallaşamaması ve köklü bir gelenek halini alamamasıdır. Alimin toplum menfaati için varlığı üzerine sürekli yazdığım ve Allah ömür verirse daha da yazacağım için biraz da bilgi ve pratik ilişkisinin bireysel etkileri üzerine kelam etmek isterim.

Tasavvufta makam ve mertebeler olarak adlandırılan ve bu kavramı modern psikoloji bilimiyle harmanlayıp sunan Mustafa Merter’in katlar olgusu;4 aslında insanın içsel yolculuğunu, daha açık ifadesi ile hakiki bilgiye veyahut hakikatin bilgisine ulaşmak için kat ettiği yolları simgeler. İnsan bu dünyadaki yolculuğunda Allah’ın rızasına erişmek amacıyla hep yeni yollar, menziller aşma mücadelesindedir. Tahkiki iman denen şey hakikatin bilgisine vararak Allah’ı bilme ve O’na iman etmektir. Bilmek arttıkça tanımak artacak ve böylece iman da kuvvetlenecek, keskinleşecektir. Görüldüğü üzere her şey yine bilmekten, ilimden geçiyor. Nitekim Allah bunu, “Kulları içinden ancak alimler, Allah’tan (gereğince) korkar.”5ayetiyle kesin bir şekilde gözlerimizin önüne sermiştir. Demek ki, alim ilminin bereketini, karşılığını en güzel ve üstün bir şekilde almaya hakikate ulaşabilme potansiyelini kendinde taşıdığı için namzettir. Bu derece büyük bir ödül varken başka bir menfaat arayan, gözünü dünyalık şeyler diken ilim taşıyıcısının aklına şaşmak gerek. Burada o önemli nokta tekrar devreye girer: Hakikate ulaştıran tek başına ilim değil onun hayata aktarılmasıdır. İlim tek başına hiçbir anlam taşımadığı için, yukarıda bahsettiğim Cuma Suresi’nin beşinci ayetinin6 muhatapları olan Yahudi alimleri devasa bilgileriyle Allah’ın bu çetin hitabına maruz kalmışlarıdır. Toplumsal bilinçlendirmenin yolu evvela bireysel olarak katları aşmaya bağlıdır. Bilgilerini içine yedirememiş, özümseyememiş birisinin bunlarla başkasını tesir altına alması ne kadar zordur. Kısa süreli, geçici etkiler sadece yanılsamadan ibarettir ve devamlı ve sürekli olanla kıyası söz konusu olamaz.

Ameliyle marifete ulaşmış alimin, dünyaları hizaya sokabilecek bir güce sahip olduğunu anlamamız için, hala eserleri ile manevi dinamiklerimizi ayakta tutmaya çalıştığımız büyük alimlerimizin hayatlarına bakmamız yeter. Yaşamadıkları, tatbik etmedikleri hiçbir şeyi anlatmayan, yazmayan bu yüce insanların kitaplarını okuduğunuzda içinize işleyen o manevi ruhu zamanın birçok eserinde göremeyişimizin sebebi işte bu ilim ve amel arasındaki ayrılmaz bağın olmaması veya zayıf olmasıdır. Bu sebeple alim yetiştirmenin elzemliği fikrimizi bir adım öteye taşıyor ilmi ile amel edecek alim yetiştirmenin asıl olduğunu son cümle olarak belirtiyoruz. Allah İslam Milleti’ne acısın ve ilmiyle amel eden hakiki alimlerin sayısını çoğaltsın.

 


1. İslam Mimarisi Üzerine Düşünceler, Divan Displinlerarası Çalışmalar Dergisi, 1996/1.http://www.divandergisi.com/

2. Cuma Suresi, 62/5.

3. Her ne kadar, kanaatimce bu tesirin olmaması o kitaplardan değil tamamen şahsi durumdan ve kişisel eksiklikten kaynaklansa da bu mevzunun yerinin burası olmaması beniz sadece bir dipnotla geçiştirmeyi zorunlu kılıyor.

4. Dokuz Yüz Katlı İnsan, Kaknüs Yayınları.

5. Fâtır Suresi, 35/28.

6. “Kendilerine Tevrat yükletilip de sonra onu taşımayanların (onun hükümlerine göre hareket etmeyenlerin) durumu kitaplar taşıyan eşeğin durumu gibidir. Allah’ın ayetlerini yalanlayan topluluğun durumu ne kötüdür! Allah zalimler topluluğunu doğru yola eriştirmez.”

Hakkında Takyettin Karakaya

1980 yılında Muş’ta doğdu. 1997 yılında Sivas’ın Şarkışla ilçesindeki İmam-Hatip okulundan mezun oldu. 2002 yılında İstanbul Üniversitesi İngilizce İktisat Bölümü’nden mezun oldu. 2006 yılından beri, Bursa’da yerleşik Uludağ İhracatçı Birlikleri Genel Sekreterliği’nin Avrupa Birliği Bölümü’nde uzman sıfatıyla çalışmaktadır. Hasta Hakları Aktivistleri Derneği Bursa Temsilciliği görevini yürütmektedir. Gençlerin hacca gitmelerini teşvik etmek amacıyla Genç Hacılar Platformu'nu kurmuştur.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir