Perşembe , 24 Eylül 2020

Hans Peter

Mahalledeki Almancılar Almanya’dan gelmiş. Bildik klasik Almancı dönüşleri işte. Bir sürü bavullar, ucuz hediyeler, siyah renkli bir ciple Avrupa baştan sona geçilmiş. Sırp polisinin çorba parası, Bulgar’ın kasisli yolları, Türkler’in yarım saatte bir klavye tuşuna basan gümrük memurları falan filan…
Osman Bey Türkiye’ye bir de kuyrukla gelmiş. Altmış yaşında sapsarı bir Alman emeklisi bir öğretmen. Osman Bey memlekete tatile mi gelmiş, huysuz bir Alman’a tercümanlık yapmaya mı belli değil. Trabzon’da canlı bir bagajla dolaşıp duruyor. Akşam eve dönmüşler, düşünmüşler taşınmışlar ne yapacağız bu Alman’ı diye. Alman İngilizce bildiğinden akıllarına ben düştüm birden. ‘’Vuuh Metin var da, onun bir işi yok tatilde; gezdirsin ha bu Hans’ı’’ Alman’ın İngilizce bilen tercümanı hazır.
Ertesi gün sabah Hasan İzzettin Dinamo’nun savaş yıllarıyla ilgili sefaleti konu aldığı bir romanını mı okusam, yoksa Çamburnu’nda güneş banyosu yapmak için denize mi gitsem diye düşüncelerde gezinirken Osman Bey elinde bir kutu çikolatayla ve hediyelerle kapıyı tıkladı.
‘’Hane Metin? ‘’
‘’ Odasında kitap okuyor!’’
‘’ Ula daha kalkmadın mı, ne tembel adamsın he!’’ diye bana duyuruyor salondan. ‘’Metin ha bu Hans’ı gezdir da kurban olayım sana. Güya geldum tatile kaldum onlan belaya, getiremiyrum oni helaya…!’’
Tebessümümde hem kısmi bir haz hem de ciddi bir temkin var.
‘’Çarşıda Uyanlar’ın kahvehanesinde Demirali, Cumali, Hans çay içiyor. Tuvaleti geldi, caminin tuvaletine gitmem diyor. Yarım saattir tuvalet arıyorum ona. Caminin tuvaleti kokayi diyi baa, kusarım ben orada. Oturmalisi yok mi? Of’ta nerden bulayım sana oturmalı tuvalet, git havle havuriya sıç işte?’’
Kahvaltımı yaptım, çıktık Osman Beyle.
‘’Ali iki çay daha ver dışarıya, biri orta açık biri normal olsun..!’’
Bir taraftan çay içiyoruz, bir taraftan Osman Bey beni Hans’la tanıştırıyor. Osman Beyle Hans’la Almanca, benle Hans İngilizce, Osman Bey benle Türkçemsi konuşuyor.
Hans sarı saçlı mavi gözlü, kırmızı suratlı, oldukça narsist bir Alman. Yerine göre son derece mütevazi, bazen insanı çıldırtacak kadar kuralcı, inatçı bıyıklı bir adam.
Bana hitabı; ‘’ Yağğ Meetiiin..!’’ Arada bir laf bitiminde ‘’azoo..!’’ diye ünlüyor sebepsizce.
İlk iş olarak Of’taki müftülüğe çıkıyorum. Yok Hans’ı Müslüman yapmak için değil. Elindeki kitapçığa göre Of’ta çok eski bir cami olması lazım. Tahta mihraplı, oymalı hutbeli, sekizgen köşeli ahşap tavanlı tarihi bir camii. Tarihte Of’un neye sahip olduğunu bir Alman’dan öğreniyorum. Artık ondaki kitaba nereden ulaşmış bu bilgiler bilmiyorum. Belki vakti zamanında İttihatçılar Almanlara rapor etmişlerdir. Of müftülüğündeki bir memura olmayan camiyi soruyorum. Cevap şu; ‘’Neden bizimle dalga geçiyorlar, biz onların bilmem ne katedraliyle dalga geçiyor muyuz?’’
Rize’ye götürüyorum Hans’ı. Rize kalesinde demli bir çay içiyoruz, temmuz sıcağına rağmen denizden püfür püfür esiyor. Cumali’nin kardeşi Demirali’nin sınıf öğretmeniymiş; Demirali’nin dersleri sürekli kötü gidince babasını çağırmış okula tanışmışlar; o gün bu gündür Osman Beyle araları Anzer balı gibi. Osman Beyle tanıştıktan sonra Demirali’nin sınıfın en arka sıralarından ön tarafa almış. Demirali’nin dersleri düzelmiş güya. Ama Demirali yine kaportacı olmaktan kurtulamamış. Oradan buradan anlatıyor bana, elindeki zupeğğ fotoğraf makinesini ölen amcasından kendisine kalan 100 bin marktan almış.
Osman Beylerde misafir olarak kalıyor, bavullarla dolu bir oda Hans’a tahsis edilmiş.
Of’a ilk geldiği gün sabah erkenden kalkınca ilk iş olarak çay bahçesinde çay kesen köylü kadınların yanına kadar sokulup hırsızlama resimlerini çekmek olmuş. Bir taraftan heyecanla söyleniyormuş. Keşanlı peştamallı rengarenk giysili kadınları görünce;‘’ Yağğ das is zupeğğğ..!’’.
Rükiyye hala da camdan bakıyor Alman’a. ‘’ Ula Cumali hau Alman’a sahip çıkın, tanımayler oni, mahallenin uşakları dövmesunler oni ha..!’’ Cumali üst kattan bağırıyor.
‘’Demirali neredur, o sahip çıksın ona..! Götürmesaydunuz oni hoş. Ben Türkiye’ye tatil etmeye geldum domuz beklemeye değil.’’ Cumali çok küçük yaştan beri Almanya’da olduğu için Hans’a tam bir Alman gibi davranıyor. Demirali ise eski öğretmenine bazen Alman bazen Türk oluyor. Osman Bey tam bir Türk gibi Meryem yenge dahil her şeyi idare etmeye çalışıyor.
Hans anlatıyor bana Karadeniz manzarasına karşı.
İkinci dünya savaşında, Hitler döneminde, komşuların tarlalarından nasıl patates çaldığını, bomba kusan uçakları, Rus tanklarını, savaşta ailesinin çektiği sıkıntıları… Bir geminin güvertesinde sünepe bir şekilde seyahat ederken şimdiki karısının kendisiyle nasıl tanıştığını ve evlenme teklif ettiğini, şu anda çalıştığı halde onu Türkiye’ye tatile gitmesi için nasıl desteklediğini… Demirali’nin anlattığına göre Hans’ın evliliği Türklerin gelenek ve göreneklerine göre biraz farklı bir olay. Ve karısı onu boğa gibi boynuzluyormuş, onlara göre bu oldukça noğmalmış. Tabi bu Hans’ın mezhep genişliğiyle alakalı bir durum.
Kaleden dolanarak bir balıkçıya indik, iki tava mezgit yedik. Sonra bir antikacıya daldık ama bir türlü Hans’ın aradığı porselen tabaklardan bulamadık. Ben kapıda dikilirken Hans antikacıda şişman bir Rus kadınıyla lak lak yapmaya başladı. Anlattığına göre Rus’un babaannesi Polonya’da doğmuş ama aslen Almanmış. Sonrası Rus pazarı. Hans’a ‘’Bu pazardan istersen Nataşa da alabilirsin?’’ diyorum muzipçe. ‘’Nataşa ne..!’’ ‘’Yahu Nataşa da bildiğin Nataşa işte.’’ Hans bir türlü uyanamıyor olaya. Uyandığında ise cevabı şu; ‘’ Evde bir tane var, ne yapacağım Nataşa’yı.!’’ İşte Alman muhafazakarlığı bu olmalı diye geçiyor aklımdan. ‘’Hans bu sözünü Rize’nin meydanına asmalı..!’’
‘’Bunlar Stalin’in torunları Hans şimdi Türk pazarındalar.’’ Hans bana bakıyor ve gülüyor. Bir ara sözü ‘’Sen kimin torunusun?’’ demeye getiriyorum, bu kez yüzü ekşiyor hafifçe. Konuyu kapatıyorum. Pazar ucuz mallarla dolu. Kilolu Rus kadınları tezgahlarda beş para etmez şeyler satıyor. Çin figürleriyle dolu yelpazeler, zeytinyağı görünümlü parfümler, adi kumaşlar, kadın iç çamaşırları, kumar kağıtları, dürbünler, incik boncuk dolu her taraf. Hepsi Komünist generallerin ucuz madalyalarına benziyor; Rus fahişeleri gibi adiler. Ama Türkler paso alıyor bu malları nedense. Hep bir arayış insanlarda. İşe yarar ne bulabilirim? Ve uzun yolculuklardan, saçlarının beyazlarını saklamak için sürdükleri boyalardan ve uzun süre banyo yapmadıklarından olsa gerek gres yağıyla yağlanmış TC Devlet Demiryolları rayları gibi kokuyorlar. Iğğğ. Bazen penyemin yakasını burnuma çekiyor, sabah sıktığım Dunlop parfümün son kırıntısını soluyorum. Gerçi bu Hans da götünü yıkamaz ya. Bu sıcakta çekilir gibi değil, püüüff..!
Bir iki tur daha attık pazarda. Sonra bir Lewis mağazasına daldık. Her popoya uygun bir şeyler var burada. Bugün Alman usulü değiliz, her bir şeyi Hans ödüyor. Kendine bir tane kot pantolon aldı. Sanki o mağazada neyi beğendiğimi bir çırpıda anlamış gibi elinde bir kot pantolonla yanıma geldi. ‘’Yağğ Meetiiin das is zupeeğğ..!’’ Kabinde daldaşşak denedim pantolonu, uydu. Bir de kayış, kovboy türü bir şey. Danki şu dedik Hasanlaşan Hans’a.
Döndük dolmuşla. Akşam eve erken gitme gibi bir alışkanlığı yok. Daha doğrusu zamanı algılama biçimi bana göre çok farklı. Akşam yemek yemeyeceği için tatlı söyledi bize, yanında soğuk ayran. Evde Osman Bey’e günü rapor ediyorum. Hans odasına çekilmiş.
‘’Sen bu Almanları tanımazsın, bunlar tatile gelirken her şeyi en ince ayrıntısına kadar hesap ederler. O şimdi bu evde para vermeden kaluyi ya, geliyi ona ki dünya benum oldi, bedava tatil yapayrum. Almanya’da benim kahvehane var, bütün Almanlar baa geluyi. Alman hesabi ödiyecek da, ne tutti 12 mark küsur. Kusürü yok Hans, bir bira da benden olsun dedim mi Alman zannediy ki ha bu Osman Almanya’nun tapusini verdi bana. Bular hep böyleduler da hoş.’’
Hans’ın odasına dalıyorum, şarap gibi bir şey getirmiş Almanya’dan, onu içiyor. Meryem yenge; (Hans’a göre Meryem, Maria, Meryem yengeye göre de Hans Maçka’daki ağabeyi Hasan, Osman da Bousman ); ‘’Yemek yediniz mi?’’ diye soruyor. Bana göre ben yemedim ama Hans’a göre, o yemiş. ‘’Yemediyseniz yemek var ısıtayım’’ diye ünlüyor Meryem yenge.
Sohbet derinleşiyor ve soruyorum Hans’a ‘’Tanrı’ya inanıyor musun?’’ ‘’Emin değilim’’ diyor. Hans şarabın nasıl tatlandığını anlatıyor. İşte, bu şarap yapılırken üzümler asmalarda meleklerce kutsanırmış, sonra toplanıp fıçılara doldurulur, sıkılarak şarap yapılır ve bodrumlarda bekletilirmiş. Sonra onlardan uçan buharlar gökyüzüne doğru çıkarlar ve tanrının payı olarak ona ulaşırlarmış. Tanrı da şaraplardan aldığı payın ödülü olarak bu şarapları tatlandırırmış. Hans anlatıyor Palavrapulos gibi. ‘’ Hans senin kafa güzel, hadi sana guten dag (iyi akşamlar)’’
Ertesi günü yine aynı kahvede buluşuyoruz; bu kez ver elini Trabzon. Daha önce görmüş Trabzon’u ama kimse gezdirmemiş doğru dürüst. Önce bir Uzun Sokak turu. Sonra Kemeraltına dalıyoruz. Sokağın antik çıkıntılarını görür görmez basıyor deklanşöre. Sonra bir Budist tapınağını andıran bir çiçekçiyi çekiyor. Gözü hep vitrinlerde. Kuyumcular çarşısında bir hana giriyoruz. Yedi sekiz adet porselen tabak var küçücük bir dükkanda. ‘’Hepsini sar’’ diyor adama. Adam anlamıyor. ‘’Bütün porselen tabakları satın alıyor.’’ diyorum. Adamın eli ayağına dolanıyor. ‘’Oturmaz mısınız, bir şey içmez misiniz?’’ diye yalvarıyor adeta. Adam makul bir rakam söylüyor, Hans ödüyor. ‘’Porselenleri sar bir kenara koy, biz sonra aldıracağız.’’ Bir döviz bürosuna uğruyoruz. Hans bir avuç dolusu döviz çıkarıyor cebinden ve bozduruyor. Birkaç adım ötede sürekli gözetimimde.
Bir gümüşçüde bir tepsi görüyor, çok beğendiğini söylüyor, içeri dalıyor. Fotoğraf makinesi bende. Adam gümüş tepsi için tam 1500 mark fiyat çekiyor. Pahalı diyorum Hans’a. Hans köşede oturmuş Trabzon yapımı bir şah eseri andıran gümüş tepsiyi düşünüyor. Gümüşçü ‘’Soğuk bir şeyler içer misiniz?’’ diye soruyor. Yanıtımız ‘’hayır’’ olunca bu kez ‘’Sorar mısın viski içer mi?’’. Cevap yine hayır. Hans gümüş tepsiyi almıyor, ama daha sonra alacağını söylüyor gümüşçüye. Karısına telefon ediyor, uzun uzun konuşuyorlar. İki adet hiçbir özelliği olmayan boru gibi gümüş mumluk alıyor. İçimden bu ne zevksizlik hiç olmazsa azıcık işlemesi olan bir şey alsaydın ya diye geçiyor.
Hans ‘’Yeter bu kadar alış veriş haydi bir yerlerde bir şeyler yiyelim. Bana patatesli bir lokanta bul.’’ diyor. ‘’Nereden bulacağım sana sırf patatesli yemek yapan lokanta. Yemen dert, içmen dert, sıçman ayrı bir dert.’’ Dalıyoruz bir lokantaya, sadece birkaç yemeğin kenarında patates var. Her şey var, köfte, musakka, döner, kuru fasulye, pilav, tatlılar…Ama sadece patatesli bir yemek yok. Yemekleri görünce Hans’ın yüzü ekşiyor. ‘’Haydi Akçay’da döner yiyelim diyorum.’’ Yok. İçimden ‘’ Sana bir domuz kızartması lazım Hans..!’’ Trabzon’u deli danalar gibi lokanta lokanta dolaşıyoruz, en çok patates hangi lokantada var diye. Yok, yok, yok..! Her gittiğimiz lokantada daha az patates var. Harran’da her türlü şey var ama patatesin resmi bile yok. Nazik garsonların iltifatları işe yaramıyor.
‘’Hans artık Trabzon’da başka lokanta yok, gel seni Çardak’a getireyim pide yiyelim. Ben açlıktan her tarafı köfte görüyorum artık..!’’ İtiraz etmedi, yani evet dedi Hans. Yanımızdan iki kız geçti. ‘’Gördün mü?’’ diye sordu. ‘’Neyi?’’ Kızıl saçlı olanını.’’ ‘’Yook. Ne var ki kızıl saçlı olanın da.’’ ‘’Kızıl saçlı kadınlar çok ateşli oluyor!’’ ‘’Vay be, bu Alman neler de biliyormuş.
‘’İki peynirli, birine bir yumurta kırın. Bir ayran, bir de kola.’’
Hans elindeki bir kitabı açıyor, bana Trabzon’un ortasında çok eski bir kilisenin olduğunu yerini bilip bilmediğimi soruyor. Ganita’ya inerken var bir tane sanırım İtalyanların, bir de Ayasofya var. Bana ısrarla onlar değil diyor. Bu çok eskiymiş, kapısının üstünde çok ilginç bir kitabe varmış. Kilisenin tarihini, yapıldığı dönemdeki tüm olayları anlatıyor. Şaşırıyorum. Belli ki Hans dersine iyi çalışmış Türkiye’ye gelmeden önce.
O, peynirlisini kof bir sosyete bıçağıyla çatal destekli keserek yerken, ben peynirlinin kıyısından koparıp içindeki peynir eriği ve yağa bandırarak yiyorum. Uzun sokakta çılgın bir genç arabasının gazına abanıp, geçiyor, teybi açmış son ses. ‘’Bandıra bandıra ye beni doyamazsın tadıma..!’’ Sımsıcak pideden ağzım yandığında soğuk ayran takviye yapıyorum.
Yemek bitince kolanın son yudumunu ağzında bir tür gargara yapıp Hasanlaşıyor Hans..!. Etrafına özenli ve yaptığı tahammül edilebilir bir muziplik beni rahatsız etmiyor nedense. Sonra oradan buradan konuşuyoruz. Nasıl oluyorsa söz kadınlara geliyor yine. Hemen çaprazda bir kız o kadar özenli pide yiyor ki, şaşırıyorum. Sanki hepimiz bir film stüdyosundayız, kamera o sarışın kıza zuumlanmış. Bütün oradakiler de arka plandakiler doğal figürler… Kızın simetriği kusursuz beyaz yüzündeki her duygu zerreciği bile kontrolü altında. Ve bunu çok doğal bir şekilde yapıyor. Ama bu doğal şeyden garip bir donukluk çıkıyor ortaya. Sarı saçları dümdüz. Tek bir saç teli bile kırışmamış.
‘’Hans sence şu kız nasıl?’’ diyorum. Hans kıza sadece birkaç saniye bakıyor. ‘’ She ise a German. ( O bir Alman ). Kız masada yalnız. Belli bir süre sonra garsona ‘’Hesabı alabilir miyim?’’ diyor. ‘’Hayır Hans Türkmüş’’ diyorum. ‘’Hayır Türk olmasının bir önemi yok, o bir Alman, ben ondan daha Türk’üm’’. Birden kafam karışıyor Hans’un lafına. Haklı galiba, kız bir Türk ama Alman. Hans bir Alman ama Osman Beyle tanıştı tanışalı o kızdan daha Türk.
Hans bana ısrarla postanenin karşısında çok eski bir kilisenin yerini soruyor. ‘’Tamam gidelim nasıl olsa orada öyle bir şey yok.’’ Sokakta kime soruyorsak birden uzaylı muamelesi görüyoruz, Trabzon’dan bihaberler. Sonunda yaşlı bir esnaf gözlüklerinin üstünden bizi iyice süzdü; bir ara sokağı gösterdi. Binalar arasında kalmış çok eski küçük bir kilise. Hans heyecanla sağdan soldan resmini çekiyor. Bilmem kaç bin yıllıkmış, Ayasofya’dan bile eskiymiş. Kitabesinde Tanrı’nın ilk insana koç indirmesini simgeleyen bir kabartma varmış. ‘’Hans hani sen Tanrıya inanmıyordun?’’ Hans cevabı yine aynı;’’ İnanmıyorum demedim, sadece emin değilim. Tanrı varsa hani nerede?’’ O anda sanki Hans’ın ilgilendiği şeyin Tanrının varlığı ya da yokluğundan çok kendinin yanılma kaygısının olduğunu hissediyorum. Yani Hans’ın umurunda olan şey tanrının varlığı ya da yokluğu değil. ‘’Ben var olan sınırlı aklımla kesinlikle yanılmak istemiyorum!’’ demeye getiriyor işi. Ama asıl yanılgı da bu olmalı bence.
Ertesi gün yine bıkkınlık veren Ağustos sıcağında dolaştık durduk Trabzon’u. Rusya’ya ihracat yapan bir dükkandan büyükçe bir kilim aldı. Stalin bıyıklı bu esnaf Hans’ın dükkanına uğramış olmasından çok memnun görünüyordu. ‘’Söyle ona bu kilimin Avrupa’ya satılmasından çok memnun oldum.’’ Belki biz AB’ye girememiştik ama o kilim girmişti. Adam Rusya’ya yapılan ihracatın tıkanmasından dert yanıyor, bu ülkedeki beyinler bu krizi aşar diye umut tazeliyor, Sarp sınır kapısının açılmasıyla ortaya çıkan ticari kaostan ve Trabzon’daki sosyal dramları dillendiriyor, sönmez denilen ocakların sönmesinden bahsediyordu. İneğini satıp Rus fahişelerine giden hayat yeteneksizi paçozlardan, aids kapan uçkur düşkünü sefil Temellerden, Trabzon’da doktorların ameliyatla kestiği işe yaramaz penisleri anlatıp duruyordu. Çıktık, günahlarımızdan kurtulmak istercesine Ayasofya’yı ziyaret ettik. Fotoğraflar, freskler, batı tarafında esmer bir kule. Hans bu sıcak havada dolmuşlara tahammül edemeyeceğini söyleyince taksi tutuk, Of’a geri döndük. Eve bıraktım, Demirali ile bilardo oynamak için tekrar çarşıya döndük.
Demirali’yle oyuna daldığımız sırada dışarıda hafifçe yağmur yağmış. Arabayla tekrar mahalleye dönüyorduk ki Hans’ı öfkeli bir şekilde çarşıya doğru gelirken gördük. Durduk. Demirali habire Almanca bir şeyler söylüyor ona. Belli ki bize kızmış. Rahmetli deli Hamdi gibi laf dinlemez bir şekilde çarşıya doğru burnunun dikine gidiyor. ‘’Allah Allah ne oldu buna..!’’ Döndük Hans’ı takip ediyoruz. ‘’Hans yapma bin şu arabaya..!’’ Onu yalnız bırakıp çarşıya gittiğimiz için küplere binmiş, köpürüyor, Almanca küfürler ediyor. Bir Nazi subayı gibi esip gürlüyor kendince. Demirali ikide bir Almanya’da ilkokulda bu Alman’ın kendisine öğrettiği fişi tekrarlıyor; ‘’Hans kom hiya kom…!’’ ( Hans gel buraya gel..!’’)
Bir türlü binmiyor arabaya. İkna edene kadar göbeğimiz çatladı. Demirali durumu izah etmeye çalışıyor ama Hans arabada Nazi subayı gibi bildiğini okuyor, yine esip gürlüyor. Bu arada dışarıda şimşek çakıyor, gök gürlüyor, kara bulutlardan bir fırtına kopacakmış gibi bir hava var. Bilardoya getirdik, yeniden oyun yaptık. İki Türk bir Alman Amerikan bilardo oynuyoruz. Atılan toptaki sayılar toplanıyor, deliğe en yüksek sayı atan galip. Bilerek topları süpürmüyoruz ki Hans efendi kızmasın. Batılı memnuniyeti diye bir şey var bilinçaltımızda. Diğer taraftan Hans bir topu deliğe sokamıyor bir türlü. Siyah topu içeri attığımda Hans’ın sayısı en yüksekti, doğal olarak bir Alman iki Türk’ü mağlup etmiş oldu. Gönlü olsun diye altı kutu bira aldık Hans’a. Yine pastaneye getirdik. Tatlı yedik tatlı konuştuk Hans’la. Akşam durumu izah etmeye çalışıyorum Osman Beye. Meryem teyze’’ Bu Almanlar hep böyledur, ballı parmağın duracak ağızlarında, biraz çektin mi parmağını başlarlar ağlamaya.’’ Cumali bilgisayarda Kemal Sunal filmi izliyor, Yaşar ağabey ailesiyle Almanya’ya ilk gittiğinde dükkanlarda nasıl un çuvalı aradığını ama bir türlü bulamadığını, birer kiloluk paketlerden 10-15 tane un paketi alıp nasıl bir çuvala döktüklerini ve ekmek yaptıklarını, ilk mangal denemsinde iki ambulansla üç itfaiyenin olay yerine nasıl anında damladığını, gurbet dönüşü bir arkadaşının daha ucuz olması için halıya sarıp bagaja koyduğu babasının cesedini Yugoslavya’da bir benzincide uyurken nasıl çaldırdığını, amatör boks yaptığı dönemlerde memlekete dönmeden bir gün önce Alman boksörü ringte nasıl evirip çevirerek dövdüğünü anlatıp duruyordu.
Ertesi gün Maçka’ya gittik. Bu kez Demirali de bizimle. TEK’te çalışan Maçkalı dayısı Hasan Bey de var. Dev çam ağaçlarının diplerinden tırmanıyoruz, Hans’ın dili dışarıda. Yirmi adımda bir eli belinde dinleniyor. ‘’Osman Bey haklı bu Hans konusunda. Adam tam bir canlı bagaj.’’ diyorum. Hasan;’’ Demirali oğlum al ha bu Hans’ı sirtuna. Yoksa elecek alacağuk başumuza iş.’’ Gittik gezdik Sümela’yı. Dilek havuzuna bozuk para fırlattık. İç bölümlerdeki fresklerin bazıları dökülmüş, kazınmış. Birinin üzerine Latin harfleriyle çiviyle kazınmış gibi sevgili isimleri ve Allah yazılmış. Alt bölümdeki odalar bakımsız ve bomboş. Kısa bir ziyaretti. Sadece oradayız işte. Birkaç fotoğraf çekildik. Ama yine de her yer tarih kokuyor.
Dönüşte Hasan Beyin bildiği meşhur Hamsiköy sütlaççısındayız. Yediğimiz sütlacın tadının tarifi yok. Tek kelimeyle enfes. Hans şaşkın, bir tane daha yiyor. Ve Almanya’ya gideceği gün buradan sütlaç almak istediğini söylüyor. Karısına getirecekmiş. Hasan bey hayhay diyor Hans’a. Sümela manastırıyla ilgili fikrini soruyorum; ‘’Türkiye’de bazı hayvanlar var.’’ diyor. Nedeni fresklerin üzerine yazılan yazılar. ‘’Haklısın Hans, Türkiye’de çok fazla hayvan var ama. O hayvanların içinde maalesef domuzlar da var !’’ Bu Hans’a koyduğum ilk postaydı. Anladı mı anlamadı mı bilmem.
İki gün sonra yine Uyanların kahvesi. Bugün Giresun’a gidiyoruz Hans’la. Yol dört saat. Otobüse biniyoruz. Karadeniz’i izliyor cam kenarından. Uzun sokaktan aldığı üzerinde sadece Blacksea ( Karadeniz ) yazan kapkara kartpostalı önceki gün karısına gönderdiğini söylüyor bana.
Giresun’da ilk işimiz yemek yemek. Her yer tavuk dönercileriyle dolu. Bir lokantadayız. Hans Türkiye’de patates bulamayacağının farkında. Trabzon’daki bir lokantadaki bütün yemeklerden toplattığımız patatesler maalesef burada yok. Üstelik yemekler çok yağlı. Hayret Hans hiç itiraz etmeden Türk yemeği yiyor. Eski ahşap bir ev görüyorum, meraklı bakışlar altında resmini çekiyorum. Giresun kalesine çıkıyoruz. Yükseklik korkusu var adamın. Mecburen surların iç tarafından yürüyor tedirgince. Manzara müthiş. Hans hem Ordu hem Trabzon tarafındaki manzaraya bakıyor ve; ‘’Havai gibi.’’ diyor. Hemen açıklarda küçük ve ıssız bir ada. Tam tepede Karadeniz’e dönük bir savaş topu. Yanı başında Topal Osman’ın mezarı. ‘’Kamal öldürttü’’ diyorum. ‘’Sizin general Limon San Wanders’in Çanakkale’den silah arkadaşı vardı ya Selanikli Mustafa Kemal, o öldürttü. Anadolu’nun her bir köşesine canlı çiviler çaktı. Topal Osman, Al Şükrü Bey, İskilipli Atıf Efendi, Şeyh Sait…. Çerkez Ethem’in zemini sert idi çakamadı onu.’’ Umurunda değil Hans’ın. Bu sizin iç işleriniz der gibi tuhaf tuhaf baktı yüzüme.
Giresun müzesine inmeden önce Hans’a temiz bir kenef lazım. AB standartlarında değil ama bulduk bir tane. Kapısında tipi kaymış kara bir tuvaletçi para istiyor. Hans rahatlamış ‘’Dankişu..!’’ diyor ve bozuk bir şeyler veriyor adama. Hans yürümek istemiyor taksi çağırmamı istiyor. Ben az yürüyelim müze hemen ileride diye ısrar ediyorum. Yürüyoruz; Hans sus pus. Yolda fındıklarını kurutan esmer tenli, kambur ince bir adamın resmini çekiyor. Biz yürüdükçe lanet müze uzaklaşıyor. Hans huysuzlanmaya başlıyor. Yaklaştık diyorum, ama müze ıraklaşıyor. Tepeden bakınca dibimizde duran müze biz adım attıkça kaçıyor adeta. Hans sıcakta kıpkırmızı olmuş, terliyor. Kendi kendine Almanca bir şeyler söylüyor. Allah Allah yahu şuracıktaydı bu müze. Yürüyoruz sıcakta. Hans’ın ter topuğuna indi. Ha geldik ha geleceğiz. Müze göründü nihayet. Yaklaştık, bahçesine girdik. Kapalı galiba. Bir kenara oturduk. Dışarıya yola çıktım ve sordum bir çocuğa. O da bir eve haber verdi. Ardından bir kadının birine seslendiğini duydum. Hans yorulmuş, sıcaktan bunalmış. Spor ayakkabılarının bağcıklarını gevşetti, muslukta yüzünü yıkadı. Müzenin kapısı açıldı, içeriden siyah bıyıklı bir adam çıktı. Hans iki bilet aldı. Müze eski bir kiliseden tarihe dönmüş esmer bir yapı. İçinde birçok şey var ama bu saçma sapan şeylere tahammülümüz yok o an. Birçok şeye göz attım. Eski paralar, kılıçlar, vazolar, çanaklar, çömlekler, oklar falan. Hans bana inat neredeyse hiçbir şeye bakmadı.
Üstelik dışarıya çıktığımızda konuşurken sesi tonu da sertleşmeye başladı. ‘’Tamam’’ dedim ‘’Trabzon’a dönüyoruz.’’ Dolmuşla terminale gittik. Bütün firmaları taradım, o gün Trabzon’a otobüs yokmuş. Mecburen ana yolun kenarında bir durakta beklemeye başladık. Hans elinde cep telefonu Almanya’daki karısını arıyor, ona ağlamaklı bir dille antik bir Yunan trajedisinden bahseder gibi bir şeyler anlatıyor; bense bir saattir dikildiğimiz yol kenarında bitkin bakışlarla otobüs kolluyorum. Gelip geçen birkaç otobüs hiç hız kesmiyor. Terminaldeki simsarlar otobüse ancak oradan binebilirsiniz, bu saatte içeri girmezler demişti, ama… Bir tane daha geldi, terminale yöneldi, bir umutla peşinden gidiyoruz. Hans asker postası gibi kan ter içinde kalmış bir şekilde bana ayak uydurmaya çalışıyor. Bu saatte Giresun’dan dönmenin imkanı yok. Kaldık burada. Sana mı kaldı elin Alman’ını dolaştırmak.
Yine döndük asfalta. Hans aklınca bana fikir veriyor. Önce buranın belediye otobüsüyle diğer ilçeye, sonra oranınkisiyle diğerine gidelim, bilmem kaç otobüsle Of’u buluruz, belki.’’Bak Hans burada hiçbir şey sistematik değildir. Burada her şeyin mantık dışı bir işleyişi vardır. Nasıl olduğunu sana izah edemem. Buradan dönüşü hesap edememişim. O lanetli müzenin o kadar uzakta olduğunu da anlayamadım. Burada sorunun ya anında çözülür ya da gelecek ramazanı beklersin. Allah bir kapı açar.’’ Ben yolun karşısındaki kamu binasına baktıkça Hans da huysuzlanarak bana bakıp duruyor. Güneş denizin ufkunda kızılca kıyamet batıyor, biz Hans’la otobüs bekliyoruz.
Aradan 10-15 dakika geçmişti ki karaya vurmuş bir balina gibi bir otobüs tozu toprağa katarak yanımızda durdu. Atladık, arkalarda bir yerlerde oturduk. İlk sözüm ‘’Sana bu ülkede her şey olabilir demiştim’’ oldu. Hans mağlup olmuş bir Kaizer gibi hiçbir şey söylemedi ama fidye için esir tutulan bir esirin serbest bırakılması gibi rahatladığını hissettim. Paraları ödedi. Sonra karısından gelen telefona daha dengeli bir şeyler söyledi.
Trabzon’a gittiğimizde tek derdi balık yemekti. Yedik. Soğuk bir şeyler içmekti. İçtik meydan parkında. Son Of dolmuşunu kaçırınca birkaç sarhoşun ağız ekşittiği Sürmene dolmuşlarına kaldık. Sürmene’ye kadar yolun kabası tamam da..! Al sana bir kriz daha. Şoför; ‘’Çamburnu’na kadar bırakırım sizi, sonrasına fark alırım.’’ diyor. Bir taraftan bu Alman’ın parasını korumaya çalışıyorum, diğer taraftan sorunu nasıl çözebilirim diye kara kara düşünüyorum. Minibüste sadece biz kaldık. Tam Çamburnu’na varmıştık ki, dehşetengiz bir yağmur başladı. Hans gözlerini yumup yumup açıyor far mesafesine bakarken. Belli ki hayatında böyle bir yağmur görmedi. Görüş mesafesi birkaç adım. Allah Allah, cidden bu Alman da bir cenabetlik var. Daha önce aynı günde bu kadar terslik yaşadığımı hatırlamıyorum. Of’ta indik, yağmur dinmiş. Bu kez liseden arkadaşım -soyadı Delireis gerisini anlayın işte- olan Mustafa’yı çağırdım duraktan. Hans’la tanıştırdım, ‘’Sür mahalleye bu şerefsizi sağ salim teslim edeyim Osman Beye.’’ Mustafa inadına yavaştan sürüyor. Hans’la güya tarzanca bir şeyler konuşuyor. Enseden çise yemiş sarı mart kedisi gibi görünüyor ikisi de. ‘’Biz Türk ha, adamın götünü keseruk!’’ Hans ona neredeyse küfreden Mustafa’yı pek sevdi. Mustafa’nın her bir sözüne, her bir hareketine hayranlıkla bakıyor. ‘’Yağğ yağğ Muustafa’’ deyip duruyor. Mustafa o gün yeni bir silah almış, Brezilya yapımı ruletli boktan bir şey. Teybi açık, Ahmet Kaya çalıyor bas sesle, ‘’Dediler ki gel bakalım hop dirinarinom da zup dirinarinom..!’’ Mustafa birden torpidonun gözünden silahı çıkardı, dayadı Hans’ın sarı kafaya. Bir taraftan da ağır ağır arabayı sürüyor. Daldım eline, ‘’La oğlum ne yapıyorsun manyak mısın, vuracaksın adamı? Zaten bununla bugün başımıza gelenler yetmezmiş gibi bir de senle mi uğraşacağım, yapma gözüne kurban olayım.’’ Hans ilk başlarda ürktü ama sonra umursamadı. Hatta bu sıra dışı şey Hans’ı heyecanlandırmışa benziyordu. Mustafa anlatıyor ona, oradan buradan, ‘’Al eline silahı diyor sık havaya. Burası Almanya değil Hasan Türkiye koy .mına..!’’ Nihayet eve geldik. Hans Mustafa’yı çok sevdi, ona o kadar yumuşak konuşuyor ki… Ona ‘’Bum Bum Mustafa’’ diyor..! Parasını bahşişini verdi. Vedalaştılar, kapıya kadar getirdim, zili çaldım ki Osman Bey, ‘’La neresunuz he, karısı arayi beni Almanya’dan Hans’ı kaçırdılar diye..!’’ Aha Hans tek parça ve sağ.! Şimdi iyi akşamlar..! Bir daha da gezdirmeyeceğim bu cenabeti! Kendine bir tercüman tutsun. ’’
Ertesi gün sabah Sarıalizadeler’in vakti zamanında konak diye bilinen eski evlerinin ikinci katında tembellik uykusundayım. Kapıda bir tıkırtı. Annem bakıyor kapıya. Ev ahşap, her gıcırtıyı, her adımı her konuşulanı duyuyorum. ‘’Guuten morgıınn.. Yağğ Meetiiin..!’’ Annem bir sandalye veriyor Hans’a kapıda oturuyor, Karadeniz’in Sürmene manzarasını seyrediyor. Annem odanın kapısını açar açmaz daha bir şey demeden;’’ De ona siktir olsun gitsin..! Gezdirmeyeceğim o domuzu.’’ Annem şaşkın. Etme eylema gunahtır, misafir burda..!’’ ‘’Ne günahı. Onu gezdirmek bi dert, yedirmek bi dert, sıçtırmak ayrı bir dert..!’’ Kalktım salonda bir iki terör yürüyüşü yaptım. Hans göz ucuyla yüksek cam kapıdan içeriyi kesiyor. Daldım telefona. Rükiyye teyze çıktı. ‘’O Demirali nerede? Bu Hans’ı sardınız başıma. Dün Giresun’a getirdim onu karısına telefon ediyor, galiba beni Türkiye’de kaçırdılar..!’’ Rükiyye teyze; ’’Vuhhh gavur oğlu gavur..! Cidden öyle mi dedi?’’ ‘’Yaa. Demirali’ye de derhal kahveye gelsin yoksa bu kez gerçekten kaçıracağım bu sarı domuzu..!’’
İniyoruz Hans’la bugün tam yalakalık modunda. Salondaki vitrindeki kitaplardan bahsediyor. ‘’Ne kadar çok kitabın var, daha önce hiçbir Türk evinde o kadar kitap görmemiştim.’’ İçimden ‘’Salak onlar benim değil kardeşimin lise hikayeleri.’’
Demirali Uyanların kahvesinde hazır kıta bekliyor. ‘’Ha bu cenabeti derhal hamama götürüyoruz..!’’ Demiali kahkaha krizinde. ‘’Ne oldu ki?’’ Dün olanları tek tek anlattım. Tamam ver elini Trabzon sekiz direkli hamam. Soktum ikisini hamama. ‘’Demirali ben girmiyorum.’’ ‘’Niye..!’’ Oğlum bu adamın girdiği yerin komple yıkanması lazım. Artık bu hamam da cenabet..! Bunu keseler misin, parmak mı atarsın ne yaparsan yap iyice yıka.’’ Peştamalları sardılar bellerine, girdiler. Ben Uzun sokakta biraz dolaştım, geri döndüm.
İki gün sonra Osman Bey yine arıyor evi. ‘’Metin kardaşum Maçka’ya gideceğim ha bu Hans’ı gel al da..!’’ ‘’Kahveye gelsin.’’ Gittim, ihale gene bana kaldı. ‘’Söyle nereyi görmek istiyorsun, Uzungöl mü yoksa Memişağa Konağı mı?’’ Bum Bum Mustafa ile Memişağa konağı. Gittik. Allah’tan Mustafa o gün daha dengeli. Konağın anahtarlarını buldurtmak, kapısını açtırtmak ayrı bir dert. Kocaman bir konak. Odalar odalar odalar. Ama Kastel’deki konak oldukça bakımsız. Ev duvarları toprağa katılmış yumurta akıyla yapılmış. Boyuna tercüme ediyorum Hans’a. Evin künyesinde bir Davut yıldızı var. Denizi gören yatak odasının tavanı denizden esen tatlı meltemle koca bir vantilatör gibi dönüyormuş. Hans hiçbir şeye şaşırmıyor, çünkü Of’la ilgili müftünün bilmediği birçok şeyi biliyor. Sürmene de bir bahçede oturduk, denize bakıp çay demleniyoruz. Gülerek ‘’Bu Mustafa deli’’ diyorum Hans’a. Hans Mustafa’ya toz kondurmuyor. ‘’Asıl deli benim’’ diyor kendisi için.
‘’Almanya’da 30 yıl bir deliye öğretmenlik yaptırmazlar’’ diyorum. ‘’You are the best of the west.( sen batının en iyisisin Hans..!)’’ Hans itiraz ediyor; Mustafa keş tavırlarla bize dikkat kesilmiş. ‘’I’m the rest of the west. (ben batının artığıyım)’’ diyor Hans. Gülüşüyoruz. Mustafa lisede İngilizce derslerinden nasıl kaçtığını anlatıyor. Maksut’un genç İngilizce öğretmeninin büyük memelerinin arasına tebeşiri fırlattığında okulun nasıl karıştığını…
Hans’ın Türkiye’yi ziyaret hayali Erzurum, Artvin tarafından tekrar Karadeniz kıyısına inmekten ibaretti. Ama bu plan araba kiralama şirketlerinin sigortası ödendiği halde kiralayanın kaza yapması durumunda tüm masrafı yeniden ödeyeceğini söylenmesi nedeniyle gerçekleşmedi. Hem sigorta için para ödüyorsun hem de kaza yapınca yeniden masraf alıyorlar. ‘’Bizin iş, Turkish Hans.’’ O yıllarda PKK terörü sebebiyle Güneydoğu Anadolu bölgesini ziyaret etmeyi düşünmüyordu. Trabzon’da dolaştığımız zamanlarda ona yıldızlı bir PKK şapkası bulmamı, kendime de ay yıldızlı bir Türk şapkası almamı söyledi. Nedenini sorduğumda Erzurum tarafına gezmeye gittiğimizde şayet PKK’lı teröristlere denk gelirsek, Hans hemen şapkasını çıkarıp başına takacak, uzaktan ‘’ Hey işler nasıl gidiyor orada!’’ diye seslenecek, şayet bir jandarma kontrol noktasına yaklaşırsak ben hemen ay yıldızlı şapkayı takıp düzelteceğim, minik bir selam çakacağım, ‘’Her Türk asker doğar ( içimden her Alman Hitler doğar)’’ diyeceğim. Böylece her iki durumda da durumu kurtarmış olacağız. İçimden ‘’ulan Hans sen tam bir şerefsizsin…!’’ Sana şimdi bir PKK kasketi bulmalı, onu kafana geçirmeli ve seni Uzun Sokağa salmalı ki gör dünyanın kaç bucak olduğunu. ‘’Siz Almanlar zaten PKK’ya açıkça destek veriyorsunuz’’ dedim. İşine gelmediği için sustu, konuyu değiştirdi. ‘’Beton helvacıda fıçı şıradan içelim’’ dedi. İçtik. Şıraların parasını ben verdiğimde şaşırdı. ‘’Hans şıralar benden, ama bir gün Almanya’ya gelirsem biralar senden olsun’’ dedim. ‘’Metin sana da akıl sır ermiyor’’ der gibi tuhafça yüzüme baktı. Takriben bir-bir buçuk ay Hans Peter’i Türkiye’yi dolaştırdım. Bir sürü çekilmez huylarına rağmen, evdeki eşyalarının yüzde doksanı siyah olan bir Alman’ın mekanik ruh haline rağmen ona yardımcı oldum. Onu babamla tanıştırdım. Babam ona gülerek ‘’Hitlerin torunu’’ dediğinde bunu yersiz bir söz olarak algılamıştım. Hatta Yaşar Bey bu sözden pek haz etmemişti. Ama takriben iki aylık tecrübeden sonra babamın yalın, parıltısız cümlesinin haklılığına kanaat getirdim.
Birkaç yıl sonra babam vefat ettiğinde bana hisli bir mektup yazdı Hans. Babamın ölümünden duyduğu üzüntüyü; ‘’Keşke babanı hiç görmemiş, onu tanımamış olsaydım’’ diye garip bir sempatiyle özetledi. Garip bir cümleydi; ama sanırım babam bir Alman’ın ne olduğunu benden çok daha iyi biliyordu. Çünkü nerdeyse bütün Almanlar da ataları Hitler için hep aynı şeyi söylüyordu. Keşke hiç olmamış olsaydı.

Hakkında Metin Kondel

Eski bir İngilizce Öğretmeni, Ekonomist ve bağımsız popülist (halkçı) bir yazardır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir