Pazar , 27 Eylül 2020

Herkesin Ağzında Sakız Olan O kelime : “Yalnızım”

Hani biri gelecekmiş gibi, o pencereden bu pencereye telaş içinde koşuşturmalar içindedir insan… Gözleri, aşağıdaki yokuşu arşınlar sürekli. İstem dışı bir tike uğramış gibi ayakları koşuşturup durur devasa evin kendisine dar gelen odalarında. Kulaklar kapıya dayanmış, bir “tık” sesinin yoğun özlemindedir. Saniyeler zamanı örerken, hep aynı kelime desenlenir onun üzerinde. Hep bir bekleyiş anı şiirinden ilham alır tabii ki örücü…

Evin tüm duvarları coşkulu bir türkü söylemeye çalışır aslında insana; yalnızlığını, bekleyişini paylaşmak istercesine… Fakat insan, onların ezgilerini parçalayan bir sesle haykırır, “yalnızım” diye. Sesinin, bütün artistik kalıpları parçaladığı yerde, bekleyiş doğruya ulaşır. Duvarlar susar o vakit, her şey, tüm eşyalar susar. Belki utanırlar. Çünkü onlar da yalnızlaşırlar aniden…

Evin odalarındaki tüm ışıklar bir yanar bir söner. Işıltılı bir vapur, ölümü sevdirircesine geçer odanın penceresinin önünden. Ama ölüm zordur dostlar. İnsan gecenin hüznüne âşık olur aslında. Anıları, uçları zehirli hançerler gibi batıp batıp çıkar göksüne. Yılar, ateşten örtüler gibi üst üstte katlanır da bu dayanılmaz acıyı sadece o duyar içinde. Pencerelerde gölgeler sevişir. Bir alın, secdeyle kucaklaşır kalın bir perdenin ardında. Bazı kullar Allah’a yaklaşır. İnsan her şeyden bir anlam çıkarmaya çalışır kendi haline, bir kıssadan bir pay yahut hisse cinsinden… Ulaşılmaz aşkları belki bir yalnızlık çığlığının melodramik bir şarkısına dönüşür. Evet, ulu aşklar beraber, olağanüstü, ulvi harikuladelikler insan yaşamının bir parçası oluverir gecelerin koynunda. Onun sayesinde, ten ve kafa birbiri içinde erir, aralarında doğru orantı kurulur hemen… Artık öncesi gibi değildir o, ani bir değişime uğramış, tene bağlı duygular belli ki ruhani bir boyut kazanmaya gebedir. Benzer bir değişim de karşımızdaki insanda da gerçekleşiyordur mutlaka. Kendisi olmaktan çıkmıştır o an o kişi, umut edip bekleyen birisi yerine, yepyeni bir hayata başlayan bir başkası vardır yani karşımızda. Sizi gerçekten tamamlayan insanla karşılaşmışsanız hiçbir ayrılık, hiçbir kopuş düşünülemez artık düşünce platformunuzun yalnızlık dehlizinde…

Ahh o dar gelen odalar, cümle kapısı upuzun cadde, devasa şehir metropol adl ettiğimiz İstanbul dar gelir insana. Anakaralar, su içindeki atlama taşları gibi minnacık oluverir. Adımlar Zaloğlu Rüstem’in karşısına çıkan devin adımları gibidir artık. Yeryüzü saniyelerle, an’larla geçilir. Coğrafya değildir daralan besbelli, ruhların haritası daralır sanki. İnsan tenine sığmaz olur da sesi – soluğu boğazından taşar, kanı damarlarını yırtacak kadar çılgınlaşır, kaynaşır durur…

Bir cümleye sığdırmaya çalışır insan kendini. Hani sevdiği, takdir ettiği küçük cümlelerdeki büyük ifadeler gibi. Olmaz ama bunu başaramaz. Cümleler, paragraflar, ciltler yetmez olur hali pür melalini anlatmaya… Senfonilere sığmayan insan durmadan taşmaya da çalışır. Aklını, fikrini, hissini, dökmeye çalışır alçak semtlerin gökler ötesi makamlarına… Mahremiyetini bilse de bir tarafından yırtmaya çalışır koyu renkli perdeleri heyhat ki hüküm, düzen, sistem tabular yavandır artık. Değerler aşağılanırsa düşer çukura…

Yalnızlık yazgıya dönüşür. İnsan kendisiyle yoğun bir başbaşalık içindedir artık. Kendi içinde kaybolur. Yapayalnızdır. Bütün dostlar birer birer sınıflar dışına çıkmıştır artık. Çok uzaklardan, Londra’dan. Kanada’dan Hamburg’dan, değil, yanıbaşınızdan bile bir dost sesi duyulmaz, telefonlar çalmaz. İklimlerin en güzeli serin gölgelikler, coşkulu akarsular, umut yüklü mevsimler dağılır gider peyder pey gözlerinizin önünden geçen film şeritlerinden… İnsan, mahşerin yalnızlığında hisseder kendini, alışamaz buna ama alışmaya çalışır. Fakat yalnızlık yaşanır, ama alışılamaz bir türlü. Yeni galaksiler arar insan kendine, daha öncekileri tekrar tekrar keşfeder. Beyni bir tarafından durulmaya başlar belki bu onu gerçeğe yakınlaşır.

Her insan yalnızken perde arkasında sevgilisini bekleyen 16 yaşındaki bir kız çocuğunun eskiye dair ilk aşkını saklayan o heyacanını yaşar elbette. Ama, fakat ve lakin yalnız insanın içinde hissettikleri o lavlar, milyonlarca Pompei’yi yerle bir edemiyorsa, yine içindeki ateş, Sibirya’nın iklimini değiştirmiyorsa boşunadır, malayanidir, meccanidir…

Hakkında yusa

Yazar, Editör, Sosyal Medya Uzmanı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir