Cumartesi , 26 Eylül 2020

İstanbul’un Soluğu Her Zaman Canlıdır…

İstanbul’da bir insan olarak solumak ne zor imiş. Elbette bir bedeli var bu memlekette yaşamanın üstelik bedelini nefeslerimizle ödüyoruz. Çünkü, yaşamlarımız, beklenmedik çizgiler arasında zikzaklar çizen bir oyun bu şehirde. Bir anda yükselişler, inişler, bir anda seslenişler ve susuşlar, bir anda yaşananların iyiliği kötülüğü ve yine beklenmedik yahut düşünülmedik garip, ani, ölümler… Yani, hayat bir var, bir yok İstanbul’da…

Ne çok insan var küçücük Sultanahmet’te. Metrekareye rahat 9 insan düşer. Burada insanlar, sokaklar boyu uzayıp gidiyor görmelisiniz! Yolları çatallanıyor, üçleniyor her yolun girişinde ve çıkışında. Köprüler, geçitler, girişler, çıkışlar, girmezler, çıkmazlar yolların gerdanlarına, bileklerine ve insanların yüreklerine uzanıyor adeta. Meydanlarda acayip ırklar, tarihler ve cümle yeryüzünün hülasası adeta mahşer yerini andırıyor.

İnsanların başı dönüyor. Dünya döndüğünden değil aslında, insanın kendisi bizzat döndüğünden belki de. Gözleri bulanıyor, adımları tekliyor. Küresi yirmidört saatte bir dönen dünyanın insanı, İstanbul’da, saniyeler içinde yüzlerce kez dönebiliyor…

Bir sağlam an yakalayıp, sakin bir boşluğa atmaya çalışıyor insan kendini. Maviliği görmeye çalışıyor görebildiği kadar… Kıpırdamayan ve kıpırdatan maviyi. Bir vapur uzaklaşıyor. Cisimler, sesler, şekiller alabildiğine albenili, cancanlı… İnsanın gidişi, düşündürücü burada. Sonra bir başkası yaklaşıyor Eminönü iskelesine. Dönüşler yine duygulandırıyor insanları. Umut işte… Şehirde dağılıp diğerlerine karışıyorlar hemencecik. Her şey birbirine karışıyor sonra, fululeşiyor, matlaşıyor ortam.

İnsanlar yürüyorlar; gülen, düşünen, suçlu, suçsuz, azgın, mütevazi, sert, kırılgan, nazdar, ifadesiz insanlar. Yüzlerce , binlerce insan. Yüzlerce dünya demek bu.! Yüzlerce ruh, yüzlerce hayat! İnsanların adımları, elleri, ses tonları, vurguları, yedikleri ve içtikleri her şey ayan beyan duyuluyor kulağınızda bir dramatik müzik dinlemiyorsanız… Bir de vitrin mankenleri var. İnsanlar ve mankenler. Hareket, ses… Farklılık var… Bu farklılık beni çok düşündürüyor aslında heyecanlandırıyorda. Çünkü haraket eden insan!
İstanbul’da devasa köprüler var denizler üzerinde. Denizi kocaman ve kıpırdayan bir mavi sanki. Ama ıslak. Bu ıslaklığın kaynağında derinlerinde yosunlar, küçük balık sürüleri, kabuklular, omurgasız canlılar var. Orası ayrı bir dünya. Kendine has dağları, kendine has volkanları, tarlaları yarları var. Başka bir hayat, başka bir dünya tahayyül etmek çok güç… Ne kadar çok dünya var şu garip dünyada diyesi geliyor insanın. Bir martı beliriyor örneğin, denizin dibine dalıyor, iri bir istavriti kaptığı gibi havalanıyor gökyüzüne. Bu hem acıklı. Hem de mutlu bir durum… Avlayan ve avlanan yaratıklar buna sanıyorum ancak denge diyebiliriz…

Gün alçaldıkça, tempo en üst seviyeye ulaşıyor İstanbul’da. İnsanların hepsinin yüzünde garip bir bitmişlik, yorgunluk ifadesi. Düşünebilenler, düşünce yorgunu zaten. Düşünemeyenlerin sadece bedenleri yorulmuş gibi. Ayakları yoruluyor, bacakları titriyor insanların. Ama en çok da beyinleri yoruluyor üstelik düşünemeyenlerin bile…

İstanbul, insanları parça parça sınıflıyor, insan olanlar ve olamayanlar diye. Ya da insan kalabilenler ve kalamayanlar… İnsan ya kendini kaybediyor şehirde ya da buluyor. İnsan ya merhametli, ya acımasız. Ya çok sorumlu, ya vurdumduymaz olabiliyor. Şehir insana yaftalar yapıştırıyor. İsmi olanlar, olmayanlar; tanınlar, tanınmayanlar… Burada her gün kafasına tokmak yemiş bir hayvan şuursuzluğuyla yaşamak da ayrı bir bela. Bu karanlık, bu soğuk, bu kasvetli, bu ıslak şehrin yek diğer adı da İstanbul. Kimilerine korkunç gelir ve bir sarsıntı ile ruh haritası silinen garip bir toprak parçası oluverir, kimileri her şeyini feda eder insanlara; kitaplarını, gülümseyişlerini, ağlayışlarını; İstanbul’da rüyaları olanlar için, yaprak yaprak açılan, yaprak yaprak dökülen rüyalar hiç bitmiyor, çünkü burası zaferlerin, bozgunların, ümitlerin, hayal kırıklıklarının olduğu yer ve “ben de vardım” diyenler için biçilmiş kaftandır İstanbul.

İstanbul’da bir insan olmak hiç de kolay değil. Savaşmak zorundasınız herşeyle. Şehir canavarlarıyla, şehir şeytanlarıyla, şehir cehaletiyle savaşmak zorundasınız. Şehir de yaşamak kolay değil. Tanınmak zorundasınız. İsminizi kayıtlara geçirtmek, adımlarınızı sert atmak, sayılmak zorundasınız.

İstanbul, soluğunu deniyor adeta insanın. Ya öldürüyor, ya yeniden doğuma gebe bırakıyor. Ya bir başlangıç İstanbul, ya da son! Hayat, başlarken de bitebilir burada. Hep de öyle olmuştur son onbeş yılda, yirmi yılda. Altmış yıllık, seksen yıllık bedenler, şehre atar atmaz adımlarını, hayatları başladı derken bitmiştir aslında başlangıçta. Burası bir kapı, ya yeniden doğmaya, ya ölüme açılan…

Hakkında yusa

Yazar, Editör, Sosyal Medya Uzmanı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir