Pazar , 27 Eylül 2020

Karadenizin En Büyük Yalanı

Orta mektep ve lisede okuduğumuz yıllarda coğrafya derslerinde Karadeniz’le ilgili şöyle bir klişe çakılırdı beynimize;

‘’Karadeniz’in 200 metre altında hayat yoktur.’’ Ee yoktur yoktur, ne yapalım uşağum balıklar da o kadar derine dalmasunlar hoş!’’ diye düşünür coğrafya öğretmenimizin yüzüne bakardık sinsice gülerdik.
Yok işin latife kısmı iyi güzel de gerçekçi bir bakış açısıyla tarttığımız kısmı tam anlamıyla dramatik?
Belli ki sorgulayıcı bir düşünce biçimimiz yoktu; şunu soramamıştık mesela. Neden 198 metre ya da 202 metre değil de tam olarak 200 metre? Ve neden bütün bir Karadeniz’in yüzeyinden 200 metre altı, bu ‘’bilimsel palavra’’ bazı temiz bölgelerde biraz gevşeyemez miydi? Aynı durum Hazar, Azak gibi diğer kapalı havza denizler içinde geçerli miydi?
Bu kuşkulu bilgi tarihte kılıçla hayat bulan bir milletin Karadeniz’e bakışındaki bilimsel hoyratlığın sonucu masum bir yanılgısı mıydı, yoksa emperyal bir odağın kaynak mühendisliği için basitçe bir düşünce makası kaydırması mıydı?
Belki sorunun gerçek cevabını hiçbir zaman öğrenemeyeceğiz ama var olan basit realiteler açısından gidecek olursak bu gönüllü körlüğün nasıl bir oyunun parçası olduğunu sezinleyebiliriz belki.

Basit gerçeklerden birincisi şuydu: Dünya yaşamın olduğu bir yerdi. Hayatın olduğu bir dünyada ‘’Karadeniz’in 200 metre altında yaşam belirtisi yoktur’’ diye o denize en uzun kıyısı olan bir ülkenin liselerindeki coğrafya derslerinde bu denli kör bir klişeyi körpe dimağlara çiviliyor olmak nasıl oluyor da bu kadar kolay olabiliyordu? Bu basit bilgi için Karadeniz Teknik Üniversitesi herhangi bir bilimsel araştırma yapmış mıydı, yaptıysa bunun sonuçları nelerdi, yapmadıysa Türkiye’de bilim emperyal güçlerin beyin kontrolünde bir tür jandarmayı mı oynuyordu? Dahası yine aynı okullarda çocuklara belletilen ‘’Su akar Türk bakar.’’ cümlesini de Karadeniz’deki doğa katliamlarını gördükten sonra bu minvalde değerlendirebilir miyiz?

Oysa aynı liselerdeki talebeler günlük gazetelerin ön sayfalarında çıkan ‘’Mars’ta hayat var mı? Bilmem hangi gezegeninin yüzeyindeki vadi şekilleri bu gezegende hayat olabileceği görüşünü güçlendiriyor.’’ haberleriyle heyecanlanıyordu?

Bu durumda sormak durumunda olduğumuz sıradan soru şu; Nasıl oluyordu da biz liseli talebeler hayatın var olduğunu gördüğümüz dünyadaki Karadeniz’in tam 200 metre altında hidrojensülfürden dolayı yaşam olmadığına, artık o karanlık yerlerde hiçbir canlı yaşamadığına ikna olurken, her NASA mekiği turuyla suyun ve oksijenin olmadığı anlaşılan gezegenlerde yaşam olabileceğine ikna edilebiliyorduk? Bu inanılmaz bir çelişki değil miydi?
Sanırım bu bizim millet olarak bilime kayıtsız şartsız tapınmamızdan kaynaklanan trajik bir zaafiyetti. Oysa bugünlerde neredeyse hemen herkesin izlediği belgesellerle okyanusların binlerce metre diplerindeki karanlıklarda ışık saçan renkli canlıların varlığından haberdarız. Ama hiçbirimiz kendimize nasıl oluyor da Karadeniz’in 200 metreden aşağısı tıpkı girilmesi yasak bir askeri bölge gibi (forbidden zone) hayal dünyamızdan araklanabiliyor?

Bu zihinsel koşullandırılmışlığın gerekçeleri ise Avrupa’nın ve Rusya’nın bütün zehirli sanayi atıklarının Karadeniz’e akıyor olması ve Karadeniz’i bir çöp deniz olması olarak sıralanıyordu. Şayet durum böyle olsa bile bir ülkedeki bilim o denizin biyolojik yaşamını daha önce hiçbir şey söylenmemiş gibi yeniden incelemesi ve sonuçlarıyla ilgili kamuoyuna objektif raporlar sunması gerekmez miydi? İncelemediyse neden incelemedi, incelediyse neden bugüne kadar halkın anlayabileceği türden birkaç makaleyle karşılaşamadık?

Belki bu basit klişeye takılmayıp Karadeniz’in derinliklerini hidrojensülfüre rağmen incelemiş olsaydık dünyadaki hiç kimse toksik kimyasalları kullanarak yaşayan mikroorganizmaların hücre bileşenlerinde fosfor yerine arsenik kullanılıyor olmasının bilim dünyasını sarsmasına şaşmayacaktı. Ve Türk bilim adamları sadece kendi denizindeki mikrobiyolojik olguyu test etmenin sonucu olarak dünya çapında çığır açacaktı. Bu olmadı çünkü olmaması için yalanımız hazırdı.

Ve asıl soru Türkiye’deki liselerde coğrafya derslerine sokulmuş bu misyonerlik klişesinin sorumluları kimlerdi. Bize ait yaşanılası bir dünyadaki hayatı gönüllü bir körlükle erteletip gençlere olmayan hayatların hayalini kurduran gücün şüpheli bilimsel ahlakına ne kadar güvenebiliriz?

Ve hala arsenikle yaşayan canlıların keşfedildiği bir dünyada okullarda çocuklarımıza Karadeniz’de 200 metrenin altında sülfürik asitten dolayı yaşam yoktur diye öğüt vermeye devam edecek miyiz? Belki sormaya çalıştığım şey benim bir biyoloji cahili olduğumu da deşifre ediyordur ama ortadaki bu derin çelişki neden bu kadar insan aklına aykırı? Kanımca Karadeniz’le ilgili söylenmiş tüm zamanların en büyük yalanıyla karşı karşıyayız.

Karadeniz Teknik Üniversitesi’nin gerekli birimlerinin bu basit soruya vereceği objektif ve ikna edici cevaplar nelerdir? KTÜ’nün Sürmene’de bir bölümü var; tam adı; Sürmene Su Ürünleri. Bölümün ismine bakılırsa Karadeniz’deki canlı yaşamı konusunda ihale batılı bilim adamlarına terk edilmiş durumda. Zira KTÜ’ye bağlı bu bölüm daha çok Karadeniz’in nimetleriyle alakalı bir dünyevi bölüm. Yani su ürünleri denildiğine göre balıklar, midyeler, ıstakozlar falan anlaşılıyor. Bilim politikası açısından bile bu bölümün ismi tam bir komedi. ‘’Su canlıları’’ demiyorlar mesela. Su canlıları demiş olsaydı mikrobiyolojik organizmalar, balıklar, yosunlar ve amipler dahil bütün canlıları anlayacaktık. Mikrobiyolojik organizmalar bir ürün olmadığına göre Karadeniz’deki Türk usulü bilim denizin nimetlerinden faydalanma üzerine şekillenmişe benziyor.

O cennetlik su ürünleri de 200 metrelik üst bölümde yaşıyor zaten. Benim standart zekamın anladığı şey bu efendim. Bu bilimsel amaçsızlığı genel Karadeniz tablosuyla örtüştürmeye çalışırsak sanırım ne demek istediğim çok daha iyi anlaşılacak.

Hayatım boyunca Karadeniz’e baktım. Hemen her gün birçok şey gördüm, ama bir şey hariç. Ben hayatımda Karadeniz’de Türk Deniz Kuvvetlerine güvertesi bahriyelerle dolu bir donanma gemisi görmedim mesela. Sanki Türkiye’nin Karadeniz bölgesinde herhangi bir düşmanı yok, sanki Türkiye Kafkaslara en yakın ülkelerden birisi değilmiş gibi, sanki kuzey sınırlarımız melekler koruyor… Kafkaslar önemsiz bir bölge, Ruslar Çar’dan sonra ebedi dostumuz.

ABD’nin petrol arama gemisi Deepwater Champion- (Derin Deniz Şampiyonu) İstanbul boğazından geçtiğinde hepimiz ‘’Aman köprülere değer mi’’ diye heyecanlanmıştık. Nedense Karadeniz’de doğalgaz ve petrol arayacağı belli o gemiden bir daha haber alamadık. O dev geminin 200 metreden altında yaşam olmayan Karadeniz’de ne aradığını bilmiyoruz. Belli ki biz 200 metre altta yaşam ve istiridye olmadığı için hiçbir zaman aklımıza petrolü getirmemiştik. Getirmedik zira Karadeniz’le ilgili kendi vatandaşına yalan söyleyen bir eğitim sisteminde yetiştik. Evet, şu anda Karadeniz’de tam olarak ne olduğunu bilemiyoruz. Bildiğimiz tek şey Karadeniz’de 200 metreden sonraki derinlikte yaşam yok! Oksijen ve su olmayan gezegenlerde hayat olabilir ama Karadeniz’in derinliklerinde yok! Onun için yüzeye yaklaşan balık sürüleriyle idare ediyoruz. Oysa eldeki bilimsel verilerden anlaşılan petrol ve doğalgaz gibi arsenik de yaşamın bir parçasıymış. Umarız KTÜ’deki bilim adamlarımız deniz ürünlerinden yeterince yararlanıyor, beyinlerine fosfor pompalıyor ve maaşlarını düzenli olarak alıyorlardır. Eğitim bakanımız cafcaflı tabelalarıyla üniversite diye beton yığınlarının kurdelelerini keskin makaslarıyla kesebiliyor gençlerimizin kariyer karartısı mezuniyet kepleri havalarda uçuşuyordur. Eğitim müfredatımıza iliştirilmiş ‘’Karadeniz’de 200 metrenin altında yaşam yoktur!’’ misyonerlik klişesi ile şu anda Karadeniz’de petrol arayan gücün neden sustuğu, en uzun kıyısına sahip olduğumuz bu denizle ilgili neden en basit soruları sormayı akıl edemediğimizi düşünmeye başlamamız gerekiyor.

Bir ülkede on bin tane mahalle karısı yalan söyleyebilir. Hatta 10 milyon tane kadın ve erkek de yalan söyleyebilir. Ama bir ülkede bilim adına bütün okullar çocuklara yalanlar ezberletilmeye başlandığında üzerinde yaşadığınız topraklar ülke olmaktan çıkar ve saklı bir sömürgeye dönüşür.

Şayet bir gün Karadeniz’in 201 metre derinliğinde yaşayan bir canlıya rastlarsak şunu sormak zorunda kalacağız. Karadeniz’le ilgili söylenmiş tüm zamanların en büyük yalanının sahibi kimdi? Ve zihinlerimize çakılmış bu paslı çivi bugünlerde neyi görmemizi engelliyor? Türkiye savunma bakanı, Deepwater Champion’un Karadeniz’deki koordinatları nelerdir? Karadeniz’de hiçbir Türk savaş gemisi görememiş bir Karadenizli olarak bunu bilmeye hakkımız var sanırım. Zira benim evim tam Karadeniz’in kenarında, o petrol arama gemisinin bir gece rotasını şaşırıp odama bindirmesinden ve uykumun bölünmesinden kaygı duyuyorum sayın bakan. Umarım durumu anlıyorsunuzdur.

Hakkında Metin Kondel

Eski bir İngilizce Öğretmeni, Ekonomist ve bağımsız popülist (halkçı) bir yazardır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir