Perşembe , 24 Eylül 2020

Kronik Meraksızlık Problemimiz!

Geçenlerde internette bir video izledim. Bir Amerikalı, kendi evinde toprak olmadan nasıl meyve-sebze yetiştirdiğinden bahsediyordu. Penceresinin önünde tavandan sarkıtılmış bir çeşit ipe, pencerenin boyutunun izin verdiği kadar saksı tarzı şeyler eklemiş. Penceresinin önünde sarkıttığı bu iplere yaklaşık 6-7 tane saksı eklemiş ve bu saksıların her birine alttan elektrikli bir tesisat vasıtasıyla likit toprak ve su pompalanıyor. Pencereden gelen güneş ile de birleşince, bu saksılardan değişik ürünler almaya başladığını ve bu ürünlerin tamamıyla organik olduğu söylüyor Amerikalı. Buna benzer birkaç video daha izledim. Amerikalı araştırmacıların küçük bir kurtçuğun genleri üzerinde oynama yaparak nasıl normal ömrünü uzattıklarını ve bunun insan üzerinde denenip denenemeyeceği üzerine yaptıkları tartışmaları hayretle ve hayranlıkla seyrettim.

Bir şeyleri icat etmek için her şeyden evvel gerekli olan şey merak. Araştırma merakınız olmazsa istediğiniz kadar zeki olun ortaya orijinal ve yeni bir şeyler çıkarmanız çok zor. Meraktan sonra ise içinde bulunduğunuz ortamı iyileştirme düşüncesi, daha iyiye ulaşabilme arzusu gelir. Bize sunulan şartları sorgulamadan, sadece verilen emirleri yapıp başka şeyler düşünme endişesine girmediğimiz takdirde bir icadın çıkmasını asla beklememeliyiz. Şöyle bir etrafınıza bakın “biz böyle gördük” tarzı serzeniş ve avuntuları tembel ve statükocu insanlardan çok duyarsınız.

Şöyle bir dönüp hayat Kitabımıza baktığımızda, bahsettiğim bu iki mevzuya çok net bir şekilde değindiğini görürüz Kur’an’ın. İlk ayet ilk vahiy ilk emir oku. Yani merak et, araştır, anlamaya çalış. Ku’ran’ın, hayatlarını şekillendirirken insanların ellerine verdiği ilk ferman aslında “merak et”tir. Bir şeyleri okumak ve anlayabilmek için ilk önce merak etmemiz gerektiğini bir tek kelime ile vahy ediyor Allah bize. Aslında Kur’an’daki “ikra” kelimesi bizde kullanılan oku kelimesinden çok daha derin bir anlamı barındırıyor içerisinde.

Bu oku ve anla emrine karşı müşrik Arapların ilk tepkisi de babalarının getirdiği düzeni bozmayacakları ve buna tevessül eden kimseye de asla izin vermeyecekleri şeklinde olur. Yani içinde bulundukları durumu sorgulamadıkları gibi sorgulatmazlar da. Bir şeyleri sorgulamayan kişi cahil olarak nitelendirilebilirken sorgulatmayan mürekkep cahil yani çift katlı cahil olur. Buna karşın “Babalarınız ya yanlış yolda ise” denilerek sürekli bir şekilde bir araştırma içerisine girmeleri salık buyruluyor.

Kur’an’ın evrensel hükümleri içermesi itibarı ile bu emirler her zaman hepimize hitap etmektedir. Allah her devirde herkese okuyun, anlayın, sorgulayın ve hakikati böylece bulun diye nasihat veriyor. Ne acıdır ki bu nasihati biz Müslümanlar bir türlü anlayamıyor ve dolayısıyla hayatlarımıza geçiremiyoruz. ABD veya Japonya’nın ekonomik, bilimsel, askeri vs. alanlarda bu denli ileri seviyede olmalarının en önemli nedeni araştırmaya her şeyden çok önem vermeleridir. Avrupa Birliği’nin şu an 7. si uygulamada olan Çerçeve Programlarının amacı bilimsel araştırmalarda ABD ve Japonya seviyesini yakalamak. Bu Çerçeve Programları kapsamında bütün yenilikçi fikirleri cömertçe fonlamakta Avrupa Birliği. Nitekim son 7. çerçeve programının bütçesi 55 milyar avro civarında.

Biz Müslümanlar ne mi yapıyoruz. Maalesef sadece tartışıyoruz hem de hiçbir araştırma yapmadan ve hiç bilgi sahibi olmadan….Tembeliz. televizyon başında saatler öldürmek veya arkadaş toplantılarında saatlerce gevezelik yapmanın verdiği tadı hiçbir şeyde bulamıyoruz. Kitaplarla aramızın iyi olmadığını etrafımızdaki herkese nerdeyse gururla söylüyoruz. Çalıştığımız kurumlarda bize verilenin dışında hiçbir şey için kafa yormuyor, hiçbir şeyi düzeltmenin uğraşına girmiyoruz. Kendisine verilenden başkası ile meşgul olmamayı nerdeyse hayat düsturumuz haline getirmişiz. Etrafımızda bizleri rahatsız eden bir şeyler ortaya çıktığında değil buna çare bulmaya çalışmak, bu durumu, sorunu çözecek yetkililere bile anlatmıyoruz. Ama her fırsatta karanlığa küfürler yağdırmakta üstümüze yok. “Bir mum da sen yak” denildiğinde söyleyeni elerinde yakılmayı bekleyen mumlarla baş başa bırakıp en kısa yoldan sıvışıyoruz.

Bir zamanlar bu İslam coğrafyası en büyük medeniyetleri yetiştirdi. Peki neden aynı yerlerin varisleri olan bizler medeniyet kelimesine bile yabancı kaldık şimdi? Coğrafya aynı coğrafya insanlar aynı insanlar? Farkı söyleyeyim mi size. Fark hayat kitabımızı arkaya atmamız. Evvelki büyük medeniyetlerin büyük insanları Ku’ran’ı kendilerine fener yapmış, izinde yerleri gökleri oynatacak devasa işlere imza atarlarken bizler feneri kapattık, torbasına koyduk ve rafına attık. Kör bir karanlığın içerisinde aslan görmüş yabani eşek gibi kalakaldık. Üzerimize ölü toprağı atılmış, donmuş bir vaziyette, şaşkın şaşkın olduğumuz yerde debelenip duruyoruz.

Bir an evvel feneri attığımız yerden alıp düğmesine basmalı ve fenerin aydınlığında geride kalmamızın acısıyla yürümemeli, fırlayıp daima koşmalıyız. O kadar çok geride kaldık ki, birkaç nesil canhıraş bir şekilde bütün lezzetleri feda ederek çalışırsa ancak bir medeniyeti topraklarımızda doğurabiliriz.

Unutmayın erteleyenler helak olmuştur. Artık tembelliğin yavaşlığın mütemadiyen ertelemenin zamanı değil. Vakit, canımız çıkana kadar koşmanın, hiç durmamanın, yorulmanın, daha da yorulmanın ama hep çalışmanın vaktidir.

Hakkında Takyettin Karakaya

1980 yılında Muş’ta doğdu. 1997 yılında Sivas’ın Şarkışla ilçesindeki İmam-Hatip okulundan mezun oldu. 2002 yılında İstanbul Üniversitesi İngilizce İktisat Bölümü’nden mezun oldu. 2006 yılından beri, Bursa’da yerleşik Uludağ İhracatçı Birlikleri Genel Sekreterliği’nin Avrupa Birliği Bölümü’nde uzman sıfatıyla çalışmaktadır. Hasta Hakları Aktivistleri Derneği Bursa Temsilciliği görevini yürütmektedir. Gençlerin hacca gitmelerini teşvik etmek amacıyla Genç Hacılar Platformu'nu kurmuştur.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir