Pazar , 27 Eylül 2020

Modern Zamanlarda Yanlış Tasavvuf Algısı

Tasavvuf, üzerinde çok yazılıp çok konuşulan ama manasına çok da nüfuz edilemeyen kavramların nerdeyse başında geliyor. Allah’ın rızasına ulaşmak için gösterilen her türlü çabayı bu kavramın içerisine sokabiliriz. Herkes farklı imtihanlardan geçtiği için rıza-i ilahiyi elde etme amacıyla takip elden yollar da buna bağlı olarak farklılıklar arz etmekte. Bu yüzden tasavvuf öncelikle yaşamı ilgilendirmektedir. Ancak temel meselesi hayatı düzene sokmak olan bu kavram üzerine zamanımızda çok konuşulması bunun aynı derecede hayatlara nüfuz ettiği anlamına gelmiyor maalesef. Amiyane tabirle ağzı olan herkes bu kavram hakkında konuşuyor ama bunu yaşam pratiğine dönüştürmede çok da fazla bir etki alanı oluşturulamıyor.

Peygamberimiz zamanında yaşayan bahtiyar insanlar, kaynağın yanı başında duruyor ve hayatlarının her anını bu kaynağa arz ederek yönlendirebiliyorlardı. Vahyi hayatlarına tatbik etmede herhangi bir sorunla karşılaşma durumu söz konusu değildi. Her şeylerini Yüce Elçiye danışıp onun yol göstericiliği ile menzillere ulaşabiliyorlardı. Hasılı rızaya ulaşmak konusunda çok şanslı insanlardı. Peygamberin vefat edip vahyin kesilmesi ile birlikte insanlar endişeye kapıldılar. Ancak Kur’an ve Pak Resulün hayatı bütün insanlığa yetecek kaynaklar olduğu için, her türlü durumda bunlara başvurmanın çözüme götürdüğünü de çok iyi biliyorlardı. Bu yüzden bu iki kaynak üzerine müminler daha titizlikle ve yoğun bir şekilde durmaya başladılar. Eskiden her türlü hallerini kolayca arz ettikleri bir Elçi varken şimdi onun yerine bakılması gereken eserler vardı ve bu daha fazla çabayı gerektiriyordu. Vahyin indiği zamanlardan uzaklaşıldıkça, rıza-i ilahiye kavuşmayı kendilerine en büyük dert etmiş mübarek insanlar Kur’an ve Sünnete başvurdukça bunların sonu olmayan engin deryalar olduğunun bilincine vardılar ve her seferinde hayatlarını istikamet üzerine tutmanın yeni yeni yollarını aradılar. İşte tasavvuf kavramı kulluk yolunda titizlik gösteren insanların bu çabalarına verilen genel bir isim olarak kabul edildi.

Tasavvuf alanında ölmez, abidevi eserler veren büyük şahsiyetlerin en önemli ortak özelliklerinin başında büyük alimler olmaları gelmektedir. Kur’an kaynaklı İslami ilimlerde büyük derinlik kazanmış bu yüce insanlar bu ilimler ile iktifa etmemiş, zamanımıza kadar gelmiş yaşam öykülerinden okuduğumuz kadarı ile aynı zamanda Kur’an ve Peygamberin va’z ettiği prensipleri en dikkatli bir şekilde hayatlarına da uygulamışlardır. Bir Haris el-Muhasibi, bir İmam-ı Gazali, bir İmam-ı Rabbani, bir Süfyan-ı Sevri sadece eserler vererek veya insan yetiştirerek kendilerinden sonra gelenleri etkilememiş aynı zamanda Peygamberane hayatlar yaşayarak da bizlere muazzam dersler vermişlerdir.

İster İhya’ya bakın ister Mektubat’a isterse er-Riaye’ye, evvela göreceğiniz şey, Allah’ın rızasına ulaşmada ilk ve en önemli menzilin zahiri hükümlere en ince noktasına kadar uymak gerektiği olacaktır. Tasavvufta ulaşılan büyük makam ve mertebeler için mutlaka ama mutlaka şeriat denilen zahiri hükümlere eksiksiz bir şekilde uymak gerekir. Büyük evliyalar Peygamber’in her hareketine de kesin bir emir gözüyle bakar ve bir sünneti uygulamadıkları veya buna muhalif bir harekette bulundukları zaman günah işlemişçesine yana yakıla gözyaşı döküp tevbe istiğfar dilerlerdi. Tasavvuf erbabı arasında mesel olmuş bir söz vardır. Denmiştir ki, bir insanın uçtuğunu görseniz, yani uçacak derecede bu konuda derinlere nüfuz etmiş biriyle karşılaşsanız ama bu kişinin küçük bir sünnete ters bir hareketini görseniz, onu uçarken vurun, düşürün ve bilin ki onu uçuran güç meleki değil şeytanidir.

Ancak tasavvuf maalesef zamanımızda farklı bir boyut almaya başladı ve zahiri yönü tamamen koparılıp sadece batıni alana hapsedildi. Kitap okuyan, biraz araştırma yapan birçok kişi tasavvuf erbabıymışçasına hüküm kesmeye başladı. Böyle kişilerin tek bildiği kelime ise maalesef “aşk”. Bu yazar çizer kısmının eline soyut bir kavram geçmeye görsün suyunu çıkarana kadar o kavramı kullanmaktan çekinmez. Sanki büyük evliyalar hayatları boyunca sekr halinde yaşamış ve aşk denen o garip kavramı hayatlarının merkezine koymuşlar. Sekr ve cezbe halinin çok geçici ve istisnai bir durum olduğunu aslolanın sehv yani uyanıklık olduğunu görmek istemez bu yeniyetme tasavvuf yazarları. Büyük bir tasavvuf literatürü içerisinde bütün fikirlerini birkaç hikaye, menkıbe üzerine kuran bu insanların kaçının İhya’yı veya er-Riaye’yi okuduğunu gerçekten çok merak ediyorum.

Özellikle Mevlana ve Şems-i Tebrizi etrafında cereyan eden ve aslı tam olarak bilinemeyen olayları tasavvufun temeliymiş gibi lanse eden bu insanları sadece konunun cahili olarak görmek asıl fotoğrafı görmemizi engelleyecektir. Aslında her devirde, İslam’ın emrettiği namaz, oruç, zekat, cihad gibi temel prensipleri tasavvuf kisvesi altında önemsiz gösterme temayüllerine rastlamak mümkün. Tasavvufu sırf batıni bir meseleymiş gibi izah eden ve bu sebeple zahiri her şeyi hafife alma çabasında olan bu kesimler, kendileri için en iyi malzemeyi de özellikle Muhyidin-i Arabi, Biyazid-i Bistami, Mevlana gibi genel kabule göre evliyaullahtan olan kişilerin yaşamlarında bulmuşlardır. Sırf aşk diyen, gönül diyen ama içki içmede veya namaz kılmamada bir beis görmeyen bu tür insanların hiç İmamı Gazali’den veya Haris el-Muhasibi’den bahsettiğini göremezsiniz. Bunları geçtim, hiç Peygamber veya O’nun mübarek sahabesine de değinmez veya çok kısa veya basit bir şekilde geçiştirirler. İşte büyük fotoğraf budur. Bu tür insanlar tasavvufun gerçek manasının ne olduğunu bilmedikleri için değil İslami prensipleri görmedikleri, es geçtikleri, önemsemedikleri için tehlikelidirler. İnsanlara Allahın rızasına kavuşmak için kupkuru bir aşkı yeterli görenler bunun böyle olmadığını aslında çok iyi bilmektedirler. İslam’ı kendi kafalarına göre yorumlamanın dayanılmaz hafifliğinin yanında bu konuyu bir sektör ve pazar haline getirip paraya tahvil etmede de çok mahirdirler. Hasılı hem art niyet hem para hırsı bir araya geldiğinde en önemli İslami kavramlardan birisi olan tasavvuf tanınamaz bir hale getirilmeye çalışılmaktadır. Allah’ın rızasını kazanmak amacıyla meydana getirilmiş bir ilim, tam tersi bir istikamette kullanılmaya başlamış ve bu durum alimlerimizin tarafından bir ana önce müdahale etmeleri gereken tehlikeli bir hal almaya başlamıştır.

Tasavvufu anlamak isteyenler kimlerin eserlerini okuduklarına çok dikkat etmelidir. Tasavvufun ne olduğunu öğrenmek için başvurulacak çok sayıda kaynağımız mevcut. Hepsinden önce Kuran ve Sünnet gelmektedir. Kuran ve hadislere başvurmadan Allah’ın rızasını kazanmak mümkün olmadığı için bu kaynaklara başvurmadan istikamet üzere durmak mümkün değildir. Sırf kafaların daha fazla karışması amacıyla ortada dolaşan bu tür eserlere ve fikirlere itibar etmemek ve temel kaynakların kurtarıcılığına sığınmak, modern zamanların imtihanlarından birisi olan bu imtihanı başarıyla atlatmanın tek yoludur.

Hakkında Takyettin Karakaya

1980 yılında Muş’ta doğdu. 1997 yılında Sivas’ın Şarkışla ilçesindeki İmam-Hatip okulundan mezun oldu. 2002 yılında İstanbul Üniversitesi İngilizce İktisat Bölümü’nden mezun oldu. 2006 yılından beri, Bursa’da yerleşik Uludağ İhracatçı Birlikleri Genel Sekreterliği’nin Avrupa Birliği Bölümü’nde uzman sıfatıyla çalışmaktadır. Hasta Hakları Aktivistleri Derneği Bursa Temsilciliği görevini yürütmektedir. Gençlerin hacca gitmelerini teşvik etmek amacıyla Genç Hacılar Platformu'nu kurmuştur.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir