Cuma , 18 Eylül 2020

Neo-Türkiye: Yükseklik Korkusuna Yer Yok

Türkiye’nin Benlik idrâki, Türkiye’nin Kıskaca Aldığı Üç Ağır Hasta: ABD, AB ve İsrail, Emperyalist Neo-Con Genlerinin Kuşattığı Hussein’i Adında Yük Olarak Gören Zavallı Obama, Enerji Savaşları Irak’ın Yağmalanan Petrol Rezervleri, İran ve Petrol Tröstlerinin Savaş Çığlıkları.

“Bölgemizde uçan kuştan haberimiz olacak ve gereğini yapacağız.” Ahmet Davutoğlu, TC Dışişleri Bakanı, 07.07.2010, TBMM

Sekiz yıllık koşu sonunda bugün sırtı terli bir yarış atı gibi burnundan soluyan Türkiye, oynanan büyük oyundan kaynaklanan saiklerle önüne çıkarılan Anayasa Mahkemesi engelini aşmış olmaktan dolayı daha rahat; kazandığı büyük özgüvenle 12 Eylül referandumuna doğru korkularını azaltarak ilerliyor. Terini rahvan yürüyüşle soğuturken, içeride ve dışarıda tartışılan ‘Benlik İdrâki’ni, üçüncü dünya ülkelerinden klonlanıp kendi ruhuna monte edilmiş bulunan resesif genlerini ayıklayarak, milenyum’un üç ağır hastası ABD, AB ve İsrail’e dayatmaya devam ediyor. Tüm görünüm parametrelerine göre de sonuç fena değil; üç ağır hasta paniklemiş durumda.


ABD, kendisini hariçte tutarak Avrupa Birliğini daha doğrusu Sarkozy ve Merkel’i Türkiye’nin kaybedilmesinde başrol oynayan kötü polisler olarak suçluyor. Konu netleşmiş durumda; ‘Batı Türkiye’yi kaybetti’. İşin gerçek fotoğrafı ise şu; Türkiye kendisini kazandı, benliğini idrâk etti. Kısacası Batı, ilk kez dürüst; Türkiye’yi kaybettiğine ağlıyor. Türkiye’nin kendisine denk olduğunu ilan etmesini hazmetmeye çalışıyor. Aynı zamanda Türkiye’ye karşıdan bakmak zorunda kalacağı için yeni politikalar üretmenin yollarını arıyor.

İşte iki örnek:

İlki ABD’den; Müslümansever görünümlü İsrail kopmaz bağlısı Barack H. Obama, Türkiye’yi tehdit ediyor…
“Amerika Devletleri Başkanı Barack Obama 08 Temmuz 2010’da, İtalyan Corriere Della Sera gazetesine verdiği demeçte, Türkiye’nin bir NATO üyesi olduğunu hatırlattı ve Ortadoğu’daki bütün ülkelere “İslam dünyasındaki demokrasi” olarak örnek teşkil ettiğini belirtti. Bu nedenle Ankara’yla aralarında kuvvetli ilişkiler olmasına önem verdiklerinin altını çizen ABD Başkanı, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne tam üye olmasını hep desteklediklerini vurguladı. “Türkiye Avrupa’ya tam üye olsun” başlığı ile verilen haberde Başkan Obama, Türkiye’nin son zamanlarda gösterdiği davranış değişikliğinin altında Avrupa’nın gönülsüzlüğü ve ağır davranmasının yattığını, ancak bunun tek neden olduğuna inanmadığını söyledi.” (1)

İkincisi AB’den; Eski Almanya Dışişleri Bakanı ve eski Yeşil Parti lideri Joschka Fischer Türkiye’yi tehdit ederken Sarkozy ve Merkel’i suçluyor…

Eski Almanya Dışişleri Bakanı ve eski Yeşil Parti lideri Joschka Fischer, İspanya’nın en büyük gazetesi El Pais’de yayınlanan “Türkiye’yi kim kaybetti?” başlıklı makalesinde Türkiye’nin geçen ay BM Güvenlik Konseyi’nde İran’a yaptırımlara “Hayır” demesinin ülkenin Batı’dan ne ölçüde uzaklaştığını gösterdiğini savunurken yine bazılarınca “Neo-Osmancılık” olarak nitelenen, Türkiye’nin dış politikasına ilişkin kaygıların abartılı olduğunu da belirtmiş; “Batı ve özellikle Avrupa’nın Türkiye’yi incitme lüksü yok” diyen Fischer, Avrupa’nın güvenliğinin, 21. yüzyılda büyük ölçüde “Türkiye’nin kritik bir rol oynadığı” kıtanın güneydoğusunda belirleneceğine dikkat çekerek, “Ancak, Avrupa politikası, Türkiye’yi, Avrupa’ya mümkün olan en yakın biçimde bağlamak yerine, onu Rusya ve İran’a itiyor” yorumunu yaptı. Fischer, “Bu tür politika, saçma ve dar görüşlü. Asırlarca Rusya, İran ve Türkiye, bölgesel rakip oldular, müttefikler asla. Ancak Avrupa’nın siyasi körlüğü, sanki bu olguyu görmezlikten geliyor” yorumunu da yaptı.

Joschka Fischer, Türkiye’nin de Batı ile entegrasyona büyük bir bağlılığı olduğunu kaydettiği makalesinde entegrasyonun gerçekleşmemesi halinde Türkiye’nin, ortaklarının ve rakiplerinin karşısında pozisyonunun dramatik bir biçimde zayıflayacağını savunurken de “Türkiye’nin İran’a yeni yaptırımları reddetmesinin, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan İran’ın nükleer politikasında gerçek bir değişiklik sağlayamasa -ki, bunun olasılığı çok az- önemli bir hata olduğu ortaya çıkacak” diye yazdı. Joschka Fischer, ne Batı, ne de İsrail ve Türkiye’nin, bu iki ülke arasındaki ilişkilerde kalıcı bir kopma yaşanması gibi bir lüksü olmadığını sözlerine ekledi.(2)

Obama Türkiye’nin tavır değişikliğinin gerçek nedenini biliyor ve Türkiye’ye NATO üyesi olduğunu hatırlatarak, Türkiye’deki demokratik Müslüman kimliği model olarak göstermeye devam ederek açıkça anlaşılan bir dille Türkiye’yi tehdit ediyor. Yani Türkiye, Neo-Türkiye olduğunu ısrarla vurgular ve politikalarını bu vizyonla geliştirmeye devam ederse, ABD buna iki ayrı yolla güya izin vermeyecek; diplomatik dehlizlerde NATO üyeliğini tartışmaya açacak ve illegal yöntemlerle Türkiye’nin demokratik yapısına müdahale edecek. (Saadet Partisi İstanbul İl Başkanlığı’nda 09.07.2010’da gerçekleşen ziyarette, Florida State Üniversitesi öğrencilerinin çeşitli konulardaki sorularını cevaplandıran İl Başkanı Erol Erdoğan, özellikle darbelerle ilgili sorulara anlamlı bir cevap verdi: “Bu darbeleri en çok sizinkiler, yani Amerikalılar bilir, detaylı bilgiyi onlardan öğrenmek gerekir. Maalesef bugüne kadar çok sayıda askeri darbe yaşadık. Hepsinin arkasında da ABD var”) Bu da Türkiye’nin geçmiş darbelerde, darbeci askerlerin radyolardaki ilk demeçlerinde ‘NATO’ya bağlıyız’ demelerinin altındaki temel sebepleri açıklamaya yeterli. 1 Mart’tan önce ve sonra, geliştirilen darbe senaryolarının Türkiye’nin cezalandırılması anlamına geldiğini artık bilmeyen yok. Fakat ne kapatma davasında ne de sürüyle darbe planında arzu ettiği şeylere ulaşamadı emperyalist ve sömürgeci Batı.

Başbakan Erdoğan Obama’nın örtülü tehdidine karşı bu kez de meydan okumaktan çekinmedi: “Allah’tan başka kimseye bizim can borcumuz yok. Sadece Allah’ımıza var. Bu yola böyle devam edeceğiz.”

Obama’nın tehditleri iki sebepten işe yaramayacaktı, ilk sebep; Batı’daki toplu ekonomik çöküş, ikinci sebep enerji.

Fisher çok şeffaf görünen sorgulamasında,“Asırlarca Rusya, İran ve Türkiye, bölgesel rakip oldular, müttefikler asla. Ancak Avrupa’nın siyasi körlüğü, sanki bu olguyu görmezlikten geliyor.” derken Yeni Türkiye’nin geldiği merkezi yerin kendileri için iyi bir gelecek hazırlamayacağının farkında. Çünkü; Fatih döneminden beri İran ve Rusya, Avrupa tarafından Türkiye’ye karşı kışkırtıldılar. 19. Yüzyılda, Osmanlı- İngiliz, Osmanlı-Fransız, Rus-İngiliz, Osmanlı-Rus-İngiliz ittifakları yıkılmak üzere olan Osmanlı İmparatorluğu’nun topraklarının paylaşılması temelinde gerçekleşiyordu. Oysa şimdi güçlenen Türkiye’nin yaptığı ittifaklar, diğer ülkelerin zayıflamasını sağlıyor. Türkiye-İran arasındaki yüzlerce yıllık soğuk savaşın her iki ülkeye kaybettirdiği şeylerin hepsi şu anda her iki ülkenin laik ve vesayetçi elitist güçlerine rağmen politika üretme merkezlerinde masada…

Ergenekon sürecinde yargılananların ısrarla Türk-Rus-İran ittifakını önermelerinin sırrını böyle açıklıyor Fisher:” Asırlarca Rusya, İran ve Türkiye, bölgesel rakip oldular, müttefikler asla!” Türkiye’nin kendisini merkez alan politikalarda yanında görmek istediği iki ülke Rusya ve İran’dı. Adalet ve Kalkınma Partisi’nin gizli ajandası da muhtemelen bu sırları içeriyordu; Türkiye’nin Rusya ve İran’la ittifak kurarak eksen değiştirdiği suçlamasına maruz kalması için bu politikalar Ergenekon şüphelileri tarafından yüksek sesle dillendirilip deşifre edildiler. Buna rağmen ABD ve AB tarafından kullanılan piyonların, Türkiye’nin vizyoner dış politikasına mani olmak için geliştirdikleri projelerin hiçbiri gerçekleşmedi; ancak şimdi ABD ve AB, Türkiye’yi eksen kaymasıyla suçlamak için elinden geleni yapıyor.

Fisher’in, Türkiye’de eksen kayması olduğu iddialarını reddederken de hesabı başka; o da Türkiye’yi tehdit ediyor, İsrail ve Türkiye arasındaki ilişkilerde kalıcı bir kopma yaşanmasını lüks olarak tanımlıyor. Türkiye’nin ‘Benlik İdrâki’ne uygun politika uygulamalarına lüks olarak bakıyor. Türkiye, bunun lüks olmadığını, bir zorunluluk olduğunu Başbakanlardan kaçırılarak imzalanan Türk-İsrail askerî işbirliği anlaşmalarının sürmesi için hiçbir nedeni kalmadığını açıkça söyleyemese de yaşadığı siyasî, ekonomik ve toplumsal istikrarsızlığın en önemli suçlusu olarak İsrail’i gösteriyor; İsrail’i terör örgütünün işvereni olarak tanımlıyor ve böylelikle Türkiye’nin yeni vizyonuna saygı duymayan üç ağır hastaya ilişkilerin normalleşmeyeceğini yüksek sesle dillendirmekten vazgeçmiyor.

Obama ve Fishler’in eleştirilerinin aksine Fransa ve Almanya’nın Türkiye karşıtı politikalarının Türkiye’nin bağımsızlık ve farklı ittifaklar konulu politik kombinasyonlara yönelmesinde büyük emekleri var… Türkiye, Sarkozy ve Merkel’e müteşekkir olmalı. Bu iki kurt siyasetçi, küçük düşüncelerinin bedellerini, Türkiye’nin Neo-Türkiye olmasına hizmet ederek ödediler. Türkiye müzâkereleri bugün bitirmiş olsaydı, yapabildiği hangi şeyi yapabilirdi ki? AB’den bağımsız bir İran politikası geliştiremez, İsrail ile ilişkilerindeki tek taraflı bağımlılığı sorgulayamaz ve Neo-Türkiye için tasarladığı hiçbir şeyi gerçekleştiremezdi.

Türkiye, jeo-stratejik sebeplerin vazgeçilmezliği yüzünden er geç enerji merkezi olacaktı. ABD ve AB’nin hatta İsrail’in hedefi eskiden olduğu gibi, kendilerine aşırı bağımlı bir enerji merkezi oluşturmaktı. Batı’nın ve İsrail’in manik depresif davranışlarının kökeninde de Türkiye’nin enerji merkezi olması ile elde edeceği gücü istedikleri gibi kullanamamak vardı. Batı Türkiye’yi kaybettiğini dehşetler içinde izliyor ve tehdit etmekten başka bir şey yapamayacağını da çok iyi biliyor.

Batı’nın petrol ve doğalgazdan müteşekkil enerji ihtiyacını Dünya’nın en büyük petrol rezervlerine sahip olan İran’dan temin edebilmesi ve bu teminin güvence altına alınması için İran’ı dizlerinin üzerine çökertmesi ya da Irak gibi Taş devri’ne döndürmesi gerekiyordu. Irak, oyuna getirilen Saddam’ın aç gözlülüğü ile 1991’de I.Körfez Savaşı bahane edilerek dünya petrol ticaretinden izole edildi. Irak petrolü, toprağın altında bırakıldı ve 12 yıl süren ambargo sonunda tüm direncini kaybeden Irak, biyolojik ve kimyasal silahlar üretiyor, bahanesiyle işgal edilerek, güvence altına alınan siyah altın işgalci müttefiklerle işbirlikçilerinin hizmetine sunuldu.

Burada ilginç bir nokta var, Türkiye’den de bazı muhafazakâr kalemlerin iddia ettiği bir saçmalık ya da stratejik körlük; Irak’ın Petrol sebebiyle işgal edilmediği yalanı pompalanıyor. Gerekçelerinde ise Irak petrol yataklarıyla ilgili ihalelerde işletim hakkı alan firmaların genellikle İngiliz, Çin, Rus, Malezya, Japonya şirketlerinin, hatta TPAO’nun olduğunu iddia ediyorlar. İşin doğrusu şu. Öncelikle TPAO büyük yataklara tek başına ihale verecek fırsata sahip değil, konsorsiyomlarla işbirliği halinde katıldığı ihalelerdeki payı ise çok küçük %10. Amerika, sansasyonel ihalelerle küçük rezervlere sahip yatakları susma ve yanıltma payı olarak savaşla ilgili veya ilgisiz ülkelere verirken; sürekli beslediği terör saldırılarıyla, büyük rezervlere sahip yataklar için yapılan ihalelere katılımın düşük olmasını sağlıyor ve kendi şirketlerinin daha düşük tekliflerle yüksek kazançlara sahip olmasını sağlamaya çalışıyor.

Hiçbir şekilde inkâr edilemez ki; Irak petrol için işgal edildi. Bugün de İran petrol ve doğalgaz için aynı oyunla baş başa bırakılıyor. Petrol tröstleri savaş çığlıklarını katil İsrail hükümetinin çirkin seslerinde fon müziği olarak kullanıyorlar. Obama acemi suflör edasıyla, İsrail’in kendilerinden habersiz İran’a saldırmayacağına inandığını söylüyor.

Türkiye İran’la daha önce yaptığı Güney Pars bölgesi ile ilgili anlaşmaları sürdürülen bu gergin süreç dolayısıyla uygulamaya koyamıyor.( Rusya da Türkiye’nin merkezi rolüne karşı. Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, İran nükleer programının çözümü için çalışan, ‘İran altılısı’ (5+1 ülkeleri) olarak bilinen uluslararası grubun çalışmalarına Türkiye ve Brezilya’nın dahil edilmeyeceğini söyledi. İran Dışişleri Bakanı Manuçer Mottaki daha önce yaptığı açıklamada, Türkiye ve Brezilya’nın da altılı grup içinde yer almasını istemişti, 15.07.2010) Türkiye ve Batı arasındaki mücadelenin en önemli değişkenlerinden biri de bu. 2007 ‘de Türkiye’nin İran’la doğalgaz konusunda imzaladığı işbirliği anlaşmasına ABD hükümeti büyük tepki göstermişti. İki ülke enerji bakanları tepkileri önemsememişlerdi. İranlı Bakan Fettah, “Bazıları rahatsız olabilir. Ama biz, işbirliğini geliştirme gayretindeyiz. Sayın Cumhurbaşkanımız Ahmedinejad ‘iki ülke arasındaki ilişkilerin geliştirilmesinde hiçbir sınırlama yok’ açıklamasını yaptı. Anlaşma bunun bir ürünü.” derken, Enerji Bakanı Güler ise her türlü riski göze aldıklarını söylemiş ve eklemişti: “Anlaşma, bazı ülkelere karşı tepki olarak algılanmamalı. İki komşu ülke arasında ticari işbirliğini geliştiren bir anlaşma yaptık. ABD ambargosunu biliyoruz ama anlaşma işleyecek.” (3)

Kasım 2009’da Uluslararası Enerji Ajansı`ndan (UEA) bir yetkili The Guardian`a verdiği özel röportajda ABD`nin ajans üzerinde büyük baskı kurduğunu ve var olan petrol rezervlerinin azalması ile ilgili verileri olduğundan düşük gösterirken, yeni rezervlerin bulunma ihtimalini de abarttığını savunuyordu. Bu raporlar başta İngiltere ve ABD olmak üzere büyük ülkelerin enerji politikalarının belirlenmesinde önemli rol oynuyordu. Amerika ne yapmak istiyordu? Açıklanan rezerv endekslerinde birinci sırada bulunun Suudi Arabistan (%22.3)’ın Kralı Abdullah, yerin altındaki petrol zenginliğini gelecek nesillere bırakmak için yeni petrol arama çalışmalarını durdurmuştu. (4)

Tespit edilmiş veya tesbit edildiği kadarı değil de istenildiği kadarı ilan edilmiş oranlara göre İran(%11.2) ikinci sırada, üçüncü sıradaki Irak (%9.7)’ta yapılan ihalelerin boyutlarına bakılırsa Irak birinci sırayı Suudi Arabistan’la paylaşacak(113 milyar varil), üçüncü sıradaki Kuveyt (%8.4) sessiz, dördüncü sırada olan ve hâlen İran’la iyi ilişkileri bulunan Birleşik Arap Emirlikleri (BAE, %8.3)’nin Washington Büyükelçisi Yusuf El-Otaiba ise ABD’den güç kullanarak İran’ın nükleer silah elde etmesini durdurmasını istiyor. (5)

Beşinci sıradaki Venezuela ( % 6.5) ise Devlet Başkanı Hugo Chávez ‘e sahip; Chávez, Amerikan emperyalizmine karşı İran’a destek veriyor. (1980’lerde profesyonel bir asker olan ve 1982’de arkadaşlarıyla birlikte Movimiento Bolivariano Revolucíonario 200 (Bolivarcı Devrimci Hareket – MBR 200) isimli gizli ve kendisine yakın genç subayları örgütlemeyi amaçlayan bir yapı kuran Hugo Chávez 4 Şubat 1992’de arkadaşları ile başlattığı başarısız darbe girişimiyle tanındı. 1998 başkanlık seçimlerine yeni kurulan “Beşinci Cumhuriyet Devinimi” adlı partiyle katılan Chávez, oyların yüzde 56’sını alarak başkan seçildi. 1999 Yılında bu partinin girişimleriyle yeni anayasa hazırlandı ve halkoylamasıyla kabul edildi. 2000 Yılında oyların % 59’unu alarak yeniden başkan seçilen Chávez’e meclis Kasım 2000’de bir yıl boyunca ülkeyi kararname ile yönetme yetkisi vermişti. Bu bir yıl içerisinde Chávez’in özellikle tarım ile petrol alanlarında büyük düzenlemeler içeren 49 kararname çıkarması ile çıkarları zedelenen tröstler harekete geçmiş,2002’de ordu ile sivil toplumun bazı öğeleri Chávez’i darbe ile başkanlıktan düşürmüşler, ancak Chávez halk ve ordu desteği ile 48 saat içerisinde görevine geri getirilmişti. Venezuela petrolünün en büyük alıcısı olan ABD’nin başarısız darbedeki rolü tartışılmıştı.)

Yeni oyuncu Brezilya. Türkiye ile birlikte İran’ı petrol kuyusundan çıkarmaya çalışan, bu amaçla nükleer yakıt takas anlaşmasının üç imzacısından biri olan Brezilya 10 Kasım 2007’de Sao Paulo eyaleti kıyısındaki Tupi yataklarında ülkeyi dünyanın en büyük petrol ülkeleri ligine sokacak petrol ve doğalgaz rezervi bulduğunu duyurmuştu. Brezilya’nın küresel bir oyuncu olmasının zamanının geldiğini düşünen Brezilya Devlet Başkanı Luiz Inacio Lula da Silva, ABD’ye bu gücü kullanarak karşı duracağını umuyordu.

Ve nihayet küresel enerji savaşlarının merkezindeki Türkiye. Haberi alalım: “Uluslararası Enerji Ajansı(International Energy Agency-İEA) Direktörü Dr. Fatih Birol, Türkiye`nin enerji kaynakları bakımından fakir bir ülke olduğunu, mutlaka nükleer enerjiye yönelmesi gerektiğini ve akıllı politikalar izlemeye devam etmesi durumunda da enerji naklinde dünyanın bir numaralı ülkesi olabileceğini” söyledi. Günümüzde ABD ile Çin`in enerji tüketimindeki; Rusya`nın doğal gaz ve Suudi Arabistan`ın petrol üretimindeki konumlarının Türkiye`nin enerji ulaşımındaki konumuyla benzer olduğunu savunan Birol, “Türkiye enerjide dünyanın 5. gücü olabilir. Ancak bunun olabilmesi için bugün Bakü-Tiflis-Ceyhan boru hattına yeni hatların eklenmesi lazım. Özellikle Nabucco gibi yeni enerji boru hatlarının hayata geçirilmesi gerekiyor.” ifadesini kullandı. Türkiye`nin enerji alanında zengin komşularıyla ilişkilerini geliştirmesi gerektiğini tavsiye eden Dr. Birol, İran ve Irak`ı bu konuda örnek gösterdi. . İran`ın dünyaya dağıtılan enerjisinin naklinde Türkiye`nin rol üstlenebileceğini kaydeden IEA Direktörü Birol, Irak`ta Türkiye adına daha farklı bir politik rol çizdi. Birol, “Özellikle Irak, hem petrol hem de doğalgaz zengini bir ülke. Türkiye, Irak`ın enerjisini taşımakla kalmamalı, bu ülkenin enerji kaynaklarının üretiminde de yer almalı. Irak`ta enerji üretimi konusunda Türkiye`nin çok daha aktif rol oynaması gerektiğine inanıyorum” dedi.(6)

Türkiye aslında basit enerji gerçeğinin farkında ve Fatih Birol’un anlattığı reel politik hamleleri, küresel sahnede gösteri şeklinde Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ile icra ediyor. (Zaten dış politika tamamen gösteri merkezlidir, Seçkin DENİZ). Evet, Türkiye, Irak’ta, Sünnilerin teskin edilmesi karşılığında Irak ihalelerinden deposuna sadece asfalt koyabildi, aslan payından uzakta tutuldu; ancak işgal edilmiş İran’da kendisine ayrılacak hiçbir pay bulunmayacağının da farkında. Türkiye ekonomik krizin komaya soktuğu ABD, AB ve İsrail’in İran petrolü ve doğalgazıyla hayat bulmasına izin vermeyecek; bu üç hastayı kıstırdığı köşede kendi hâline bırakacak. Fisher’in iddia ettiğinin aksine “Türkiye’nin İran’a yeni yaptırımları reddetmesinin, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan İran’ın nükleer politikasındaki gerçek bir değişiklik sağlayacak -ki; bunun olasılığı çok yüksek-, önemli bir başarı olduğu ortaya çıkacak.”

Temel mesele enerji olduğuna ve İran üzerindeki baskıların tek hedefinin ülkesine ait petrolü ve doğalgazı Batı’ya ve İsrail’e peşkeş çekmeyen Ahmedinejad’ın tasfiyesini sağlamak olduğuna göre, Türkiye’nin kendi çıkarlarını gözetmesinin ve bu çıkarları korumaya çalışmasının reel politik düzlemde, Batı’dan çok daha fazla anlaşılabilir yasal nedenleri, zorunlulukları vardır.

Türkiye’nin niyeti elbette biliniyordu. Her adımını Batı gurubuyla karşılıklı istişare ederek attığı Uranyum Takas Anlaşması imzalandıktan hemen sonra, Türkiye yüzüstü bırakıldı; küçük düşürülmeye çalışıldı; ‘Eksen Kayması’ tartışmalarında acımasızca suçlandı. Sert ve egemen söyleviyle Davutoğlu, “Biz Batı’nın bir parçasıyız. Eğer Batı bizi dışarıdan biri ya da kazanılacak veya kaybedilecek bir obje olarak görüyorsa, onların mantıkları yanlış.” diyordu. Türkiye’nin NATO’da diğer ülkelerle eşit miktarda konuşma hakkına sahip olduğunu vurgulayan Davutoğlu, “Kimsenin Batı birliğini kendi mülkü gibi görmeye ve bir ülkeyi içinde ya da dışında diye adlandırmaya hakkı yok. Eğer Batı’nın değerleri yumuşak güç, ekonomik bağımsızlık ve insan hakları ise, bunları biz de savunuyoruz. Ancak şimdi bir testten geçiyoruz. Açık denizlerde 9 sivil öldürüldü. Bir Doğu ülkesi ya da Müslüman ülke insan haklarını ihlal ettiğinde itiraz sesimizi yükseltip, İsrail aynı suçu işlediğinde sessiz mi kalacağız? Eğer bu çifte standart bir Batı değeri ise biz ona karşıyız.” diyerek üst perdeden konuşuyordu. (7)

Türkiye belki 1 Mart Tezkeresi’nden daha sert ve dik bir tepkiyle, BM Güvenlik konseyinde oylanan İran’a yönelik ambargo tasarısına, özel bir diplomatik etik dersi vererek ‘Hayır’ dedi. ABD Türkiye’nin ‘Hayır’ deme hakkını kullanabilmesi karşısında soğukkanlılığını kaybederek, orantısız ve saygısız tepkiler vermeye başladı. Avrupa ve Avrasya işlerinden sorumlu Dışişleri Bakan Yardımcısı Phil Gordon, Türkiye’nin Güvenlik Konseyi’ndeki oylamada sergilediği tutumun Washington’da anlaşılamadığını söyledi. AP’ye göre Gordon şöyle konuştu: “Türkiye’nin yönü ve Amerika’yla stratejik ortaklığına bağlılığı konusunda birçok soru var. Türkiye, bir NATO müttefiki ve Amerika’nın güçlü bir ortağı olarak bırakın çekimser kalmayı, hayır oyu kullandı. Amerikalılar da bunun nedenini anlayabilmiş değil.”(8)

ABD’nin saygısız tutumuna karşılık Başbakan Erdoğan tahammül edemeyip meydan okuyordu: “Adama sormazlar mı ’Amerika’nın Irak’ta ne işi var, Filistin’de ne işi var?’ Sormazlar mı? Afganistan’da ne işi var? Fransa’nın, İngiliz’in, Almanya’nın, Hollanda’nın şunun, bunun buralarda ne işi var? diye sormazlar mı? Artık dünyada ulusal bazlı bir siyaset yoktur, artık dünyada uluslararası bazlı siyaset vardır. Bunu böyle bilin. O zaman adama sormazlar mı NATO’nun içinde ne işin var? Niye girdik biz NATO’ya? Demek ki bir şeyler yapmamız lazım. BM Güvenlik Konseyi’nde ne işimiz vardı? Niye girdik, 47 yıldır girmeyenler gibi biz de girmeyebilirdik. Girdik, niçin? Eğer bu dünyanın bir ülkesiyseniz, kendinizi yok kabul etmiyorsanız, bir yerlerde sizin de bir göreviniz var. Tarihin sizlere yüklediği bir mesuliyet var, sorumluluk var. Bu milletin sizlere emanet ettiği bir sorumluluk var. Bunları yerine getirmek zorundasınız. Eğer 16 milyon insan size oy veriyorsa seçmen olarak, yapmanız gerekenler var. İşte 16 milyonun emrini biz yerine getiriyoruz, yaptığımız budur.” (9)

Başbakan’ın tepkisi ikiyüzlü ABD’nin küstah tavrını değiştirmeye yetmişti. Konu, yüksek gerilimli bağlılık sorgulamasından denk güçler arasındaki basit bir fikir ayrılığına indirgendi. ABD Dışişleri Bakanlığı’nın Avrupa ve Avrasya İşlerinden Sorumlu Bakan Yardımcısı Philip Gordon, İran’a yeni yaptırımlar getiren BM Güvenlik Konseyi (BMGK) kararının oylamasında Türkiye’nin “Hayır” oyu kullanmasından ve eski bir NATO müttefiki olarak ABD’nin yanında durmamış olmasından hayal kırıklığı duyduklarını yinelerken, “İyi dostlar ve müttefiklerin arasında fikir ayrılıkları olabilir ve bu konuda Türkiye ile fikir ayrılığımız var” dedi. (10)

Obama, AB’yi Türkiye’nin AB yolunu tıkamakla ve kaybetmekle suçladı. Obama’nın Türkiye konusunda AB’yi azarlamasına İtalya’da merkez sağ hükümetin koalisyon ortağı Kuzey Birliği Partisi’nin (KBP) resmi yayın organı La Padania gazetesi tepki gösterdi. Nicolo Leoni’nin imzasını taşıyan başyazıda , “Obama’nın Türkiye’yi AB’ye almanın akıllıca olacağından söz eden beyanatı, her şeyden önce saflık kokuyor. Ancak Beyaz Saray’ın hali hazırdaki sakini, uluslararası politika açısından parlak bir tablo da çizmiyor. Getirdiği öneri, ABD Başkanı’nın arzuladığı uluslararası dengenin genel maslahatlarından ziyade Washington’ın özel çıkarlarıyla örtüşüyor” görüşü savunuluyordu. (11)

AB panik içerisindeydi. Türkiye’nin AB üyeliğine karşı çıkışı ile tanınan Avrupa Birliği Konseyi Başkanı, Belçika eski Başbakanı Herman Van Rompuy, “Türkiye ile müzakereleri destekliyorum. Benim kişisel görüşüm çok önemli değil. Türkiye ile 2005 yılından bu yana müzakereler sürüyor” derken de gerçekten acınacak haldeydi.(12)

ABD’nin ve AB’nin alışkın olmadığı bir ‘Benlik İdrâk’i ile Türkiye, çevresinde kendisinden izinsiz herhangi bir adımın atılmasına izin vermeyecekti. Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, ‘Bölgemizde uçan kuştan haberimiz olacak ve gereğini yapacağız’ diyordu. (13). Bu özel dil, Türkiye’nin eski klasik batı bağlılığı kompleksine alışkın olanlar için şok ediciydi.

Davutoğlu’un ABD’nin aracılığına rağmen İsrail’e karşı tavrı yetkin ve fütursuzdu: “Eğer İsrail bizimle ilişkilerini düzeltmek istiyorsa, o zaman sorumluluğunu kabul etmeli ve ilişkilerimizin bozulmasını engellemek için gerekli tüm adımları atmalıdır.” (14) İsrail askeri uçaklarına hava sahasının kapatılması yönündeki eleştirilere karşı da İsrail’i kastederek: “Ne yapabileceklerimizi biliyorlar.” diyordu.(15)

Türkiye, İran ve İsrail ile ilgili diplomatik tutumunu ezmeye çalışan ABD ve AB’yi kendi sınırlarına çekilmeye zorlamış; bir kez daha bağımsız politikalar uyguladığını deklare etmekten çekinmemiştir. Bazılarının korktuğu gibi ABD küsmemiş, küsememiştir. Batı karşısında taviz vermeyen Başbakan Erdoğan’ın ve Dışişleri Bakanı Davutoğlu‘nun sert tutumu iç politikayı etkilemiş; büyük bir soru işareti uyandıran, hükümetin elini zayıflatacak gibi görünen en sorunlu konuda Anayasa Mahkemesi, referanduma götürülecek anayasa değişikliklerine dokunmaya cesaret edememiştir.

Türkiye, büyük devlet kıstaslarına uygun yeni bir dil üreteceğini, algılarının kapsam alanını genişleteceğini 1 Mart 2003 tarihinde aldığı onurlu kararla deklare etmişti. Ne var ki; bu kararı acemice, aptalca, ahmakça bulan eski embedded zihniyetin yedi yıllık pozitif icraat bombardımanı ile sürklase edilmesi, eleştirileri azaltmaya veya yönlerini değiştirmeye yetmedi. Malezya benzetmesi, sivil vesayet gibi absürd ve gerçekten komik bir negatif propagandaya dönüşürken, neo-con gruplar ve İsrail lobilerinin palazlandırdığı eksen kayması ve İslâmîleşme temayülü gibi balonlar Başbakan Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Davutoğlu tarafından her seferinde bir üst eylem kabuğunda patlatıldı ve çöpe atıldı.

İçeriden bazı küstah isimlerin Türkiye’nin izlediği bağımsız politika kulvarına benlik kayaları yuvarlaması da kimseyi şaşırtmadı. Devlet politikasına dönüşen ve Ahmet Davutoğlu ile dillendirilen ‘Türkiye’nin Benlik İdrâki’, ‘Amerika’yı küstürmek ‘ gibi zavallı ve korkakça gerekçelerle kişiselleştirilerek ‘diplomatik zafer hırsı’, ‘her fotoğrafta boy gösterme ihtiyacı’, ‘gösteri odaklı bir dış politika’, ‘Stratejik derinlik, yerini stratejik endama bırakıyor’ gibi istihza içeren tanımlamalarla eski alışkanlıklar ve derin ilişkilerden beslendiği açıkça anlaşılan tepkiler aldı.

Ne var ki; O Amerika küsecek kudrette değildi. Kendisini İsrail’e anlatmakla meşguldü Obama: “Müslüman dünyası ile olan diyaloğumun amacı, Müslümanların İsrail’e ve batıya karşı olan husumetinin önüne geçmektir. Ancak Ortadoğu’daki ‘düşmanımın dostu düşmanımdır’ anlayışı ve göbek adımın ‘Hüseyin’ olması İsrail’de şüphe uyandırıyor” diyordu. (16) Ve Türkiye bunun farkındaydı.

Türkiye’nin ‘Ben İdrâki’ndeki iki yüzyıllık sorununu, Ahmet Davutoğlu’nun benlik sorununa dönüştürenlerin, korkularını herkese,“Diplomatik başarı hırsı, bakarsınız diplomatik felakete sürüklemiş sizi.” gibi tehditlerle dayatmaya kalkmaları, Türkiye’nin sesinde bir değişiklik oluşturamayacak kadar önemsizdi. Türkiye’nin çevresinde olan her olayla -kim ne derse desin- ilgileneceğini vurgulayan Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, 7 Temmuz’da TBMM’de şöyle diyordu: “Bölgemizde uçan kuştan haberimiz olacak ve gereğini yapacağız.”

Davutoğlu’nun bu dili ürkütüyordu, ancak ürkenler Türkiye’nin dostları değildi. Türkiye, ne Neo-Osmanlı ne de başka bir şeydi; Türkiye’nin yeni kimliğinde küresel adı artık Neo-Türkiye idi.

Türkiye balkanlardan da sıcak ilgisini eksiltmiyordu. 11 Temmuz 2010’da Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Bosna Hersek’te Srebrenitsa Soykırımı’nın 15’inci anma töreninde Batı’yı topyekun suçluyordu: “Srebrenitsa’da insanlık onuru ağır bir yara almıştır. Srebrenitsa’da Balkan tarihi ve Avrupa tarihi bir kara leke almıştır. Srebrenitsa’da güvenli bölge tanımı uluslararası barış gücü tanımı çok ağır bir darbe almıştır.”(17)

Gök kubbede hoş bir seda bırakmak isteyen Başbakan Recep Tayip Erdoğan’ın ismi Saraybosna meclis üyelerinin almış oldukları karar doğrultusunda, Saraybosna ve Bosna-Hersek’e sunduğu katkılarından dolayı Cicikovac parkına verildi. 13.06.2010 günü Rize’de “Allah’tan başka kimseye bizim can borcumuz yok. Sadece Allah’ımıza var. Bu yola böyle devam edeceğiz.” diyen Başbakan ufkunun sınırlarını çiziyordu: “Endülüs’ten, Hint Yarımadasına kadar, Sumatra’dan Afrika’nın derinliklerine kadar, sesimizin, sözümüzün ulaştığı her yere bir barış ulaştırmanın mücadelesi içinde olduk. Bugün de o anlayışla hareket ediyor, yeryüzünde sadece ve sadece barış istiyoruz, başka bir şey değil…”

Seçkin Deniz

Not: Türkiye, ABD’yi geri adım atmaya zorlayabilecek olan tek ülke olduğunu daha sık hissettiriyor. 07.08. 2010 Tarihinde ABD Dışişleri Bakanlığı’nda nükleer silahların yayılmasının önlenmesi ve silahların kontrolü konusunda özel danışman olarak görev yapan Robert Einhorn bir gazetecinin, “Türk şirketlerin İran’a petrol ürünleri satmaya başladığı, İran ile Dubai üzerinden yapılan ticaretin bir kısmının Türk limanlarından yapılmasına çalışılacağı” yönündeki haberleri hatırlatarak, “Bu tür çabaların İran’a karşı yaptırımlara etkisini nasıl görüyorsunuz?” şeklinde bir soru sorması üzerine şunları kaydetti: “İran’ın komşularının, İran ile çeşitli türlerde ticaretinin olduğu açık ve BM Güvenlik Konseyi kararı ile ulusal tedbirlerin hedefi, İran’a tam bir ambargo uygulanması değil. İran ile komşuları arasında yasal ticaret sürebilir ve sürmeli, ancak BM Güvenlik Konseyi’nin kararında, İran’a büyük kategorilerde silahların gitmesini engelleyen, İran’dan silah transferini ve bunun yanında geniş çapta yasadışı faaliyeti yasaklayan kesin hükümler var. İran’ın tüm komşularını, kararları içtenlikle uygulamaları için teşvik edeceğiz, ancak onları, İran’a tam bir ambargo uygulamaya zorlamayacağız”. http://www.timeturk.com/irana-tam-ambargo-uygulanmayacak_135284-haberi.h…

Referanslar:

(1) http://www.ntvmsnbc.com/id/25113043/
(2) http://www.timeturk.com/avrupanin-turkiye-politikasi-dar-goruslu_132101-…
(3) http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=615864
(4) http://www.haberturk.com/dunya/haber/529303-petrol-aramalarini-durdurma-…
(5)http://www.cnnturk.com/2010/dunya/07/08/bae.abdnin.irana.saldirmasini.is…
(6) ANKA Ajansı, 25.11.2009
(7) http://www.newsweek.com/2010/07/09/ahmet-davutoglu-we-are-a-part-of-the-…
(8) http://www.abhaber.com/haber.php?id=30707
(9) http://www.milliyet.com.tr/Siyaset/SonDakika.aspx?aType=SonDakika&Articl…
(10) http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=994634&title=gordon-turkiye-ile…
(11) http://cumhuriyet.com.tr/?hn=155934
(12)http://www.cnnturk.com/2010/dunya/07/13/rompuy.turkiye.muzakereleri.dest...
(13) http://yenisafak.com.tr/Politika/?t=07.07.2010&i=266925
(14) http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetay&ArticleID=1007…
(15) http://www.timeturk.com/davutoglu–ne-yapabilecegimizi-biliyorlar–_1318…
(16) http://www.ihlassondakika.com/detail.asp?id=288148
(17) http://www.dha.com.tr/n.php?n=basbakan-erdogan-srebrenica-katliami-toren…

 

Hakkında Seçkin Deniz

Analist Yazar.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir