Cuma , 18 Eylül 2020

Ramsey Emice

Elimdeki Tariş işi kuru inciri ağzıma attığımda dilimin duyumsadığı acıyla birden kapkara olmuş tükürüklü o iğrenç şeyleri çıkardım. Ortası çürümüş Tariş incirleri. Oysa ben bunları Kilpa’nın cafcaflı reyonlarından özenle seçmiştim güya. Bu tadı kaçıklığa t(r)akviyeyi Rize’nin Dosma dolaylarından adıma gönderilmiş çilli Batum hurmalarıyla yapmayı düşünüyorum. Hurmayı yıkadım, çillerini soydum, içi olgunlaşmış turuncu meyveyi tam dörde ayırdım bir dilim kavramıştım ki telefon…

Durmadan çalan zırıltıya zor yetiştim. Ali hocaymış, asfaltta bekliyor. Trabzon’a gidecekmişiz. Beş dakika vaktim varmış. Asfalta mesafem 100 metre yok, dakikasında oradayım ama bu halde beş dakika az.

Neyse tıraşımı olmuşum, maillerime bakmışım, Doğu Yücel’in Varolmayanlar’ını yarılamışım biraz dolaşmak benim de hakkım. Günlerce okuyup yazmaktan gına geldi artık.

Önce 100 dolarlık citizen saatimi (Erhan şahitsin) sol koluma takıyorum, sonra eşofmanlarımı çıkarıp markasını hiçbir zaman merak etmediğim turuncu kazağımı giyiyorum. Sonra Levi Strauuss & Co marka mavi cins kaba kotu giyip, rebook çorapları giyerken diğer yandan pcyi kapatıyorum ama açık facebooktaki yazışmalar güme gidiyor. Bakın işinize sizinle mi uğraşacağım face-book herifler. Bütün kibir topları burada, çünkü paylaştığım şeyleri iki bin beş yüz salaktan beğenen üç beş kişi var.

Önce David Walker parfümünden ölçülü bir fısss, aynaya bakmamın nedeni saçımı taramak değil, sadece saçlarımın akşamdan sabaha dökülüp dökülmediğini kontrol etmek için. Yine Alman nike çarıkları ayağına geçir, sırtında gergedan derisi siyah bir montla asfalta doğru yürü.

Elimdeki dörde bölünmüş hurmayı gri Reno 2009’daki şoförüm ve korumam için saklıyorum. Önce TIR konvoyu geçiyor sonra ben karşıya geçiyorum. Gri Reno da Ali ve Fatih fandan gelen sıcakla mayışmış gibi. Biri edebiyat öğretmeni diğeri hükümetin mafyayı işsiz bırakmasıyla memlekette ziraat işlerine dönmüş bir tövbekâr. Hurma tutuyorum arkadaşlara. Ziraatçı yemediğine göre bana düşen dilim sayısı ikiye çıkıyor. Ali hoca da ‘’Ev doli hurma’’ deyince hurma sadece kesirli bir şekil gibi kalıyor elimde. Her yumuşamış dilimi ağzımda dağılınca sol elimdeki kesrin değeri de değişiyor. Ve en sonunda sıfır oluyor. Bu yoldan Trabzon’a bu şekilde defalarca baktığımdan artık dışarıya dikkat etmiyorum. Belli ki Ali hocanın işi var Trabzon’da. Oradan buradan laflıyoruz…

Bir ara nasıl olduysa söz döndü dolaştı kaymakama geldi. Ben ‘’Ne yalaka bir kaymakam!’’ dediğimde Ali hoca anlık direksiyon hâkimiyetini kaybeder gibi oldu, Fatih’in ise beni onaylar gibi gözleri parladı ön koltukta. Fatih bu harbi cümleyi söyleyen adama döndü ve sebebini sordu.

‘’Ulan kaymakamlık proje başlatmış, oku kitabını al altınını. Millete para dağıtmak için uyduruk uyduruk projelerle kaynaklar çarçur oluyor. Bu durumda benim bir küp altın alacağım var kaymakamdan. Ama kaymakam benim küpü millete dağıtıyor. Kitap okuyana altın saçıyorsunuz, kitap yazana ise selam vermiyorsunuz. Bu nasıl bir iş?. Bu ülkede siyasetin ve devletin kutsamadığı tekeline almadığı emekler, eserlerden oluşmuş sivil bir ülke daha var.’’ Ali hoca sözlerime hemen müdahale etme gereği duydu.

‘’Kaymakam kitap okuyana altın veriyor, yazana değil.’’ dedi ve amirinden yana arsızca güldü. ‘’Off Ali hoca germe beni yine. Ulan Trabzon dediğimiz yer sırf valisinin soyadı Okutan olduğu için kitap okunan bir yer değil miydi? Konuşturma beni şimdi. Böyle şehre öyle vali, böyle ilçeye böyle yalak Kaymakam..!’’

Bu kez Fatih aldı sazı eline. Önceki yıllarda devasa meyve bahçesinde yetiştirdiği türlü türlü meyvelere sulanıp duran ve resmi koltuğunu meyveleri bedavaya kapatmak için kullanan makamlardan dem vurdu. Tartışıyoruz hararetle. Ali hoca dinliyor. ‘’Verme lan ibnelere. Parasını ödesinler ve alsınlar. Paralarımı yok.’’ ‘’Trabzon valisi kanser olmuş. İyi adam acıdım ona, kemoterapi görüyor.’’ Ben oldukça rijitim bugün. Ne olursa olsun kimseye bedava bir şey vermiyorsun Fatih. Eczaneler kanser hastasına bedava ilaç veriyor mu? Hayır, o zaman kimseye bedava bir şey verme. Fatih sadece benim o bahçeye gelip birkaç avuç dolusu likarba yeme ve doğayla ilgili güzel yazılar yazmaya hakkım var. Diğerlerini kov gitsin. Eskiden zenginler konaklarını fakirlere yağma ettirirdi, cumhuriyette zenginler Timur’un filleri gibi fakir fukaranın bağını bahçesini talan ediyor.

İşte bu ülkede sorun da bu; belli makamlara gelmiş insanların birer uzaylı gibi gerçek hayattan kopmaları. Zenginliğin ve gücün sıradan hayatı esir alması. ‘’Sen ziraatçısın yazda kışta bahçede çalışıp duruyorsun ve sonra bir sürü kelli felli adam resmi tanıtım bahanesiyle bahçeni resmen talan ediyor. Tarım bakanları bakanlıkları süresince marketlerin reyonundan bir paket çay aldıklarını faturalarıyla ispatlayamazlar. Çünkü onların bu tür işlere vakti olmaz, Çaykur’daki yalakaları onların hediye stokunu eritmekle meşguldür.’’ Fatih tarım il müdürünün kendisinden aldığı taze likarbaları Trabzonlu bakanlara ve milletvekillerine nasıl ambalajlayıp gönderdiğinden, başbakana gönderilmek üzere bahçesinden dallarıyla birlikte likarba koparılmasına nasıl müsaade etmediğinden, ‘’parasıyla olsun’’ ısrarını nasıl geri çevirdiğinden bahsetti. Başbakanın kendisine gönderilmiş özenle seçilmiş ve en cafcaflı ambalajlara sarılmış hediyelere bile dönüp bakmadığını anlattı.

Muhabbet spora geldiğinde pek tat vermedi. Yine Fatih’in anlattığı bir olayla neşelendik. Bir polis arkadaş var adı Şeref. Polis olmasına rağmen oldukça sivil bir kişilik. Kadıköy’de çalıştığı yıllarda Fenerbahçe-Rizespor maçında sahada görev yapıyor. Kale arkasında bir grup Rizespor taraftarı takımını destekliyor. Ama içlerinde bir tanesi var sürekli Fenerbahçe taraftarındaki özellikle bir bölüme bakıp ağza alınmayacak küfürler ediyor. Ve bu durum neredeyse 90 dakika devam ediyor. Maç bitiminde şeref dayanamıyor ve o seyircinin olduğu yere yaklaşıyor ve seyircilere onu işaret edip tel örgülere çağırıyor. ‘’Hemşerim 90 dakika boyunca seni izledim, Fenerbahçelilere küfredip durdun, hayırdır bizim bilmediğimiz bir şey mi var?’’ Rizesporlu adam Fenerbahçe tribünlerini işaret etti ve kocaman iki harfin arasındaki koltukları gösterdi, “Hau ibnelerin hepsi Rizelidur, tek tek hepsini taniyirum da ondan küfrediyirum o ibnelere” dedi. Şeref bir polis ama sonuçta Trabzonspor hastası. ‘’Böyle yalnız başına olmaz bu iş bir dahaki sefere arkadaşlarını topla ve organize ol o ibnelere karşı’’ dedi. Koptuk tabi. Bütün bu konuşmalardan sonra Trabzon’a ne zaman geldiğimizi fark edemedik.

Önce Değirmendere’deki çocuk esirgeme kurumuna bırakılacak bir evrak için ara sokaklara daldık. Bir rehabilitasyon merkezinin önünde park ettik. Ali hoca indi ve elindeki bazı kağıtlarla pembe bir binanın konsolos girişi gibi bir yerden içeri girdi.

Fatih Coca Cola bayiliğinde şoför olarak çalıştığı dönemde her Cuma günü Ataköy Sinir ve Ruh sağlığı hastanesine nasıl gittiğini, kantine verdiği kolalardan bir kasayı başına üşüşen komik insanlara nasıl plap diye açıp verdiğini, kendisine her defasında farklı farklı hikayeler anlatan delileri dinlemekten nasıl haz aldığını ve her Cuma gününü nasıl iple çektiğini, durumdan şikayetçi olan kantincinin ‘’Fatih sen deli misin bunları ben satacağım delilere dediğini, bu kez Fatih’in karşısından söylenen kantinciye bir deliymiş gibi nasıl baktığını anlattı. Bu türden yerlerde anormal hikâyelerin olduğunu biraz deli rolü yaparak çok ilginç malzemeler bulabileceğimi ve delilerin arasında tedavi bile olabileceğimi bir yazarın çok da akıllı sayılmayacağını söyledi. Bu riskli teklif karşısında akıllı olduğumu göstermek için kendimi deli gibi gülmek zorunda hissettim ve de güldüm.

Bu sefer Trabzon’un altını üstüne getirmemizin nedeni sanayi tipi bir çamaşır makinesine rezistans bulmak. Değirmendere de sorduğumuz her esnaf hesapta olmayan bir adresi veriyor. Fatih yine dalıyor muhabbete. Çömlekçide 90’lı yıllarda yaşanan cinsel facialardan dem vuruyor. Tam o anda abartılı makyajıyla bir Rus fahişe görüyorum. Her şey hız kesmiş gibi görünüyor. Fatih bir Rus fahişenin kendisiyle yatan bir erkeğin penisini kesip otelin balkonundan nasıl karşıdaki evin damına fırlattığını, olay yerine gelen polisin nasıl damlarda penis aradığını, önce adamı hastaneye kaldırdıklarını sonra büyük bir hazineymiş gibi günahkâr penisi nasıl ambulansla yetiştirmeye çalıştıklarını anlattı. Ama adamın organı yerine dikilip dikilmediğini sağlığına kavuşup kavuşmadığından haberi yoktu.

Derken valiliğin karşısında küçük bir caminin önüne park ettik. Ali hoca sokaklar arasında gezindi durdu bir süre. Oradan da bir adres verdiler eline. Fatih yine oldukça ilginç bir şey anlattı camiden çıkarken. Yine o camiye benzer bir cami imiş. Kapısı yandan girişliymiş. Abdest almış camiye girmiş, uykulu, yol yorgunu, Allahuekber deyip namaza durmuş. Arkasından bir çift el kavramış ve vida gibi doksan derece sağa çevirmiş onu. Bakmış renkli ışıklarla bir mihrap ve Arapça karmakarışık yazılar. Hiç bozmadan namazına devam etmiş.

Sonuç; kapısı yandan girişli camiler ada vapuru gibi. Bir caminin ana kapısından girdiğinizde karşınızda kıble yoksa orada İslam’ın ruhunu aramayın.

Ne zaman Trabzon Forum’a gidecek olsam aklıma o cümle düşüyor. ‘’Sensiz foruma gitmek zoruma gidiyor Sofie!’’ Kapıdan girerken öten düdük umurumda değil. Özel güvenliğin özenli cümleleri de. Ama bir üniversiteliye sorduğu;’’Çantanızda ne var?’’ sorusunun cevabı ‘’Bomba!’’ olmasa gerek. O kadının dediği gibi bunun şakası bile olmaz.

Girdik içerisi cıvıl cıvıl. Parlak ışıklar, güzel vitrinler, takım elbisesinin hiçbir fazlası olmayan heykeller. Bir vitrinde yarım bir at, diğerinde bir köprünün demir kirişleri gibi paslı iki ağar demir çaprazlamasına fon yapılmış. Kurumuş yapraklar ve dallar. Arkadaşlarımın derdi kıyafet, benimkisi kitaplar. Ayrıldık. Onlar Boyner emiceden boyuna göre bir şeyler bakacak sonra Ramsey emiceden aldıkları takım elbisenin bir haftada haşat olmuş yüzde yüz pamuklu kumaş pantolonunu iade-i itibarsızlık edecekler.

Benim tanıdığım Ali hoca aldığı her malı geri verebilme eylem gücüne ve cesarete sahiptir. Ha söyleyeyim markalardaki emice lafı Fatih’in markaları Karadeniz’e uyarlama biçimidir.

D&R’dayım. Bir sürü kitap içinde sadece bir kitap benim. Daha doğrusu bir sürü kitap içerisindeki bir kitapta benim adım yazılı. Türk yazarlar reyonu altta ve görünmeyecek kıyıda köşede bir yerde. Kimin umurunda olur Metin Kondel ve yazdığı Temelyon romanı diye düşünüyorum. Trabzonlu bir yazar, yok yok Trabzonlu değil o bir Oflu.

Bu duyguyu çocukluğumdan beri bilirim. Of’a gidince Holalı olurdum Holo’ya gidince Ofli. Oysa ben ne Ofluyum ne Trabzonlu. Ben Türkiye’de doğmuş dünyalı bir yazarım.

Tam en çok satılanlar, en yeni çıkanlar, klasikler, tarih, polisiye, aksiyon romanlar, bilim kurgu, indirimdeki kitaplar derken felsefe reyonunu taramaya başladım ki bir delikanlı diğerini dürttü ve beni işaret etti ve yazar dedi. Sadece bir kelimecik. Olağanüstü bir şey değilmişim gibi beni süzdüler. İçimden ikide bir pc’de bir şeyler yazıp kitap arayan kısa boylu gözlüklü tezgâhtara çaktırmadan Temelyon’un vitrindeki görsel yerini değiştirmek geldiyse de vazgeçtim. O bana ait bir şey değildi. Sadece bir zamanlar üzerinde kafa yorduğum bin iki yüz nesneden sadece birisiydi. Dolayısıyla umurumda değildi. D&R emiceden hiçbir şey almadan çıktım.

Dışarıdaki buz pistinde tedirgince kayan çocukları izledim bir süre. Sağ tarafta dışarıdaki masaları müşterilerle dolu cafe ve lokantaların önünden geçtim. Nedense bakışlarım bir S gibi kıvrılıp giden granit mermerlere takılıp kaldı. Bazen insanlar böyle bilinmez şeylere dalıp gider. Dikdörtgen granitlerde neden ısrarla bir s motifi işlenmiş? Belki sadece bir yazarın üzerinde kafa yoracağı tenezzül edilmeyecek bir soru. Sonra insanların inip çıktığı bozuk bir otomatik merdivenin basamaklarından ikinci kata indim. Aman Allah’ım yine o mağazalar. İnanın bana herhangi bir markayı seçin içeri dalın, elinize bir mikrofon alın, hangar tavanlardan süzülen spotlar altında bütün vitrinleri alaşağı edin, patron masasına çıkın, kasayı tekmeleyin, insanlar dönüp size baksın, deli desinler, birileri alarma bassın, katlarda iki tekerli servislerle dolaşan robotik muhafızlar mağazayı kuşatsın ve size silah doğrultsun. Bütün bunlar mağazadaki kameralardan ve meraklı insanlarca telefona kaydedilsin. Ve bir ara karakoldaki görüntüleri alın ve uygun olanlarını birleştirin alın size bir müzikal klip..

Bu mağazaları gördükten sonra Türk ekonomisinin fena halde fenafillaha erdiğini söyleyebilirim. Her bir markanın karakteristik özelliklerini öğrenmeye başladım. Artık erkek arkadaşından ayrılan bayan tezgâhtarlarının ruh halinin derinliklerini bile anlayabiliyorum. İşin en boktan tarafı arkadaşınız içeri girdiğinde sizin de onun yanında bir müşteri gibi rol yapmak zorunda olmanız ya da müşteri olmadığınızı anlayan tezgâhtarların önünde bir ürün hakkında arkadaşınıza fikrinizi söylemektir. Tam bu arada Ali arıyor. D&R’ın önünde beni bekliyorlar.

Buluştuk ve şimdi adını hatırlamadığım cafcaflı bir yerde sırtımızı yola dönüp üç bir buçuk, iki fanta ve bir kola söyledik. Konu benim yeni romanım “Kalandar Çörekleri.” Edebiyat denilen şeyin nasıl üst bir olarak hayatı kuşatan bir şey olduğunu, Karadeniz’de yaşanmış onca acının, insan duygularının ve Hellenistik döneme ait insana ait birçok parçanın kayıp olduğunu söylüyorum. Fatih İskender kebabı düşünüyor, Ali de iki Temelyon’unu daha alırım diyor. Kebaplar geliyor, üzerlerine sıcak tereyağı döküyor aşçı. Sağlıklı yaşam dedikleri şey bir tür insanın midesini ıslah etme yöntemi. Ekonomik   yönü olan bir şey. Biz doğulu insanlarız, doymalıyız. Ve bir buçuklarla doyuyoruz. Ama yediğimiz etin cinsiyle ilgili her zaman aklımın köşesinde bir soru işareti olmuyor değil. Hesap 47 TL. Teşekkürler Ali hoca. Cumhuriyetle işbirliği yapan sensin.

Ardından karşıda bir kafede çay içiyoruz. Ama Karadeniz’den esen sert poyraz kulaklarımızı ensemizi kesiyor. Yüksekçe tavandan üflenen sıcak hava bir işe yaramıyor. Bana göre Forumun bu bölümünde mimari bir hata var. Sigara içenlerin de sıcak bir ortama ihtiyaçları var.  Çayları içer içmez kalkıyoruz. Arabayı park ettiğimiz batı çıkışındayız Ali hocayla. Tüttürüyoruz. Bana Fatih’in deyimiyle Ramsey emiceden aldığı takım elbisenin başına gelenleri anlatıyor. Tezgahtara nasıl sert konuştuğunu, malı satarken sarf ettikleri özenli cümlelerin arkasında nasıl duramadıklarını ve her an bir olay çıkarabileceğini hissettirdikten sonra patronun nasıl alttan aldığını ve ilk makineyle haşat olmuş pantolonu nasıl değiştirdiklerini anlatıyor. Doğrusunu söylemek gerekirse Ali hocanın profesyonel mafyatik müşterilik profiline bir parça hayranlık duyuyorum. Tekrar içeri girdiğimizde isimlerini hatırlayamadığım bir sürü mağazayı dolaşıyoruz. LC Waikiki’de dolaşırken fatih’i arıyoruz. O da aynı mağazada. O da çocuk reyonlarına bakıyor. Aa o da pembe reyonların önünde. Arkamızı dönüyoruz burun buruna geliyoruz. İnat olsun diye hala telefonla konuşuyorlar.

Fatih’e göre markalar, Adidas emice, Nike emice, Damat emice, Benetton hala, Rierre cardin emice şeklinde devam ediyor. Garip bir marka mağazaya giriyoruz. Her bir ceketten dört adet asılmış. Her bir tezgâhtarı planyadan çıkmış gibi uzun boylu ve keçisakallı. Her biri aynı yelekten, gömlekten, pantolondan ayakkabıdan giyiyor. Böyle durumları fark ettiğim zaman beni bir gülme krizi tutuyor. İnatla alışveriş yapacakmış gibi ürünlere bakıyoruz. Şahsen hiçbir şeyden çakmamama rağmen bir sürü deneyimin oluyor. Ali hocaya takım elbisenin altına bırakılmış topukları boyasız cilasız ayakkabıları gösteriyorum. ‘’Vallahi Ali hocam benim tanıdığım rahmetli deli Hamdi bu ayakkabıları giymez.’’ diyorum. Ciddiyetini korumaya çalışıyor ama bir yandan da gülmeden edemiyor. Gülünce öndeki porselen dörtlü daha bir belirginleşiyor.

Yeniden Adidas’tayız. Ali hoca çocukları Türkiye spor şampiyonalarına götürüyor bir eşofman takımı alması şart. Fiyatı 180 TL. Ama Boyner’de daha ucuz olabilir. Fatih’in derdi kışlık kazaklar. Benim bir derdim yok ama tek merak ettiğim şey 46 numara ayakkabılardan hangi modeller var. Çok fazla model seçme şansım olmadığından benim tercihim tank türü şeyler. Birazdan Fatih lacivert renkli boğazdan yünlü bir kabana sarılarak tezgâhtarla yanıma geldi. ‘’Metin nasıl? Bayburt’a giderken giyeceğim onu.’’ ‘’Vallahi nerede giyeceğini bilmiyorum ama bana göre iğrenç.’’ Birine bir şeyi aldırmama konusunda üstüme yoktur. Fatih vazgeçti.

Bütün kunduracılar içerisinde Ali hocaya göre bir çift ayakkabı bulamadık maalesef. Ama ayağındaki siyah palto altındaki kahverengi pabuçlar tam Charli Chaplinlik. Bunu ona söylediğimde bu kez porselenlerindeki yamukluğu da görüyorum.

Bu kez onlar Koçtaş’a ben Migros’a girdim. Ama sırf dergi ve kitap bölümüne bakınmak için. Bu tür yerlerde edebiyat dünyasında neyin ekonomiyle alakalı olduğu çok daha net fark ediliyor. Mesela Elif Şafak’ın İskender’i raflara saçılabildiğine saçılmış. Okudum. Ne iyi ne de kötü. Sadece profesyonelce Türkçeye sığınmış bir yazarın romanı. Berlin’in ada görmüşü gibi bir şey.

Belli bir süre sonra çıkışta bir banka oturdum. Sürekli karşıdan gelen insanlara bakıyorum. Ve fark ediyorum ki yeni nesiller duygularını yüz hatlarına yansıtmamayı başarıyor. Yani Türkiye’de insanların yüz hatları daha anlamsızlaşıyor. Bu yeni tip beslenmenin neden olduğu bir şey mi bilemiyorum ama insanlarımız çok daha yapay’lar. Yine bakıyorum. Tam köşede Nike bayisi var. İnsanlar vitrinde ne var ona bakmıyor, Mağazanın tabelasına bakıp hemen bir yargıya varıp önüne bakıyor. Ve hepsi de kusursuza yakın yürüyor. Ha, İçeride dolaşan çocuk treninin zili geliyor bir yerlerden. İlerideki Samsung bayiinin dışa dönük ekranından dünya kupası maçalarının özet görüntüleri. Rüküş takım elbiseli Maradona’nın takımı Almanya karşısında madara oluyor. Uruguaylı futbolcuların sevinç yumağı var.

Elemanlar ellerindeki poşetlerle geliyor. Benim elimde iki kitap. Birisi Ahmet Ümit’in Kar Kokusu. Diğeri Gothe’nin Genç Wether’in Acıları. Yine otobanlardaki sarı ışıklar kayıyor arka tarafa doğru. Suskunluğu arabadaki radyo bozuyor. ‘’Akşam oldu yanayi da Ordu’nun ışıkları…’’

Hakkında Metin Kondel

Eski bir İngilizce Öğretmeni, Ekonomist ve bağımsız popülist (halkçı) bir yazardır.

One comment

  1. başlık bitirdi beni.ramsey emice :)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir