Salı , 29 Eylül 2020

Salgın (Contagion) Filmi Üzerinden Bir “Sosyal Medya” Yüzleşmesi

Tüm dünyanın başının dertte olduğu, “felaket” filmlerini (‘kasırga 7’ veya ‘kıyamet 4’ gibi seri rezillikte çekilmiş, gece 24’den sonra bizim kanallarımızda TV de ilk denilerek yayınlanan vasat versiyonları bir tarafa koyarsak) hep çok sevmişimdir. Kendimce güvenli odamda, kozama çekilip, çoğu da bilimsel bir kurgu üzerine oturan, insanlığın çeşitli felaketlerle mücadelesini empatik bir endişe ve güvende olmanın verdiği tatlı rahatlıkla izlemenin keyfi bir başkadır.

İşte Steven Soderbergh’in 2011 yapımı filmi Contagion da bu örneklerden biri. Bir yarasa ve bir domuz DNA’sından da sekanslar içeren bir virüsün, beklenmedik bir hızla yayılması ve oldukça fatal (ölümcül) bir pandemiye (dünya genelinde, kıtalararası yayılım gösteren salgın) yol açmasıyla karşı karşıya kalan dünya’nın gerçekçi bir sunumu var karşımızda. Filmde virüsün oluşması, yayılma aşaması, virüsün araştırılması ve sonrasındaki aşı & ilaç çalışmaları çok başarılı bir bilimsel jargon kullanımı ve belgeselvari bir anlatımla ele alınmış, hakeza insanların felaket durumlarında verdiği acziyet, vandalizm, bencillik gibi tepkilerde o ölçüde başarılı aktarılmış ekrana. Görüntüleri ve (her ne kadar çokça eleştirilmiş olsa da) müzikleri de beğendiğimi söylemeliyim. Oyuncu kadrosu ise pahalı bir restoranın menüsünü andırır cinsten zengin; Marion Cotillard, Matt Damon, Laurence Fishburne, Jude Law, Gwyneth Paltrow, Kate Winslet ve Bryan Cranston. (“Vay anam vay” dediğinizi duyar gibiyim, ama kadro ve konudan dolayı aksiyon arayanlar lütfen köprüden önce son çıkıştan dönsünler, zira sıkılabilirler.).

(Buradan itibaren filmi izlemeyenler için “spoiler” denebilecek ayrıntılara değinilmiş olabilir. Ancak esas değinmek istediklerimiz buradan itibaren başlıyor. Rahatsız olacakları uyarmış olalım.)

Filmin tekniği vs pek çok şey söylenebilir ama benim odaklanmak istediğim bir  nokta var; filmde Jude Law tarafından canlandırılan Alan Krumwiede karakteri.  Krumwiede, tam da günümüzde müthiş bir irtifada seyreden ve mazisi şunun  şurasında belki on yılı bulan “sosyal medya” dediğimiz oluşumun “maestro”su  bir karakteri canlandırıyor. Twitter ve blog üzerinden milyonlara hitap eden,  gerçeğin peşinde bir serbest gazeteci profili çiziliyor filmin başında. Hatta  bugün pek çok gazeteci tarafından da dile getirilen, manifesto niteliğinde “Print  media is dying Lorraine.It’s dying ! (Yazılı medya ölüyor Lorraine.  Ölüyor !” diyerek kendisinin de dâhil olduğu twitter, blog, youtube gibi  yükselen değerlerin altında kalacaklarını haykırıyor geleneksel bir gazeteciye. Karakter biz internet kullanıcılarına sempatik gelmeye başlıyor gittikçe. Salgın yayılmaya başladıkça Krumwiede internetin gücünü kullanıyor ve yüzbinlerce takipçisine, hastalığı kaptıktan sonra “Forsythia” adlı ilaçla nasıl safha safha iyileştiğini yayınladığı video kayıtları ile paylaşıyor. O sırada çalışmaları sürdüren hükümet ve sağlık örgütü yetkililerinin kamuoyunu yanılttığı ile ilgili çeşitli ses kayıtlarını paylaşarak kendine olan güveni artırırken, resmi makamların güvenilirliğini zedeliyor. İnsanlar gördükleri sonuçtan ötürü “Forsythia” yı adeta yağmalıyorlar.

Sonrasında bir sağlık örgütü araştırmacısı, işe yarar bir aşı buluyor. Elbette normal şartlar altında bir aşının bulunması ve sonrasındaki kontrol aşamaları, hayvan deney grupları, insan deneyleri, yan etki araştırmaları oldukça uzun bir zaman gerektirir. Filmde de mevcut olağanüstü durum sebebiyle bu süreçler hızlandırılıp, kısmen uygulanıyor ve aşı hızla dünya genelinde kullanılmaya başlıyor. Forsythia’nın yılmaz savunucusu Krumwiede ise elbette aşıya karşı çıkıyor, “On yıl sonra insanlarda sakatlığa veya başka hastalıklara sebebiyet vermeyeceğini nereden biliyoruz.” Diyerek bir karalama kampanyası başlatmak üzereyken hükümet yetkilileri tarafından yakalanıyor. Yapılan kan tetkikinde hiç antikor bulunmayan Krumwiede’in aslında hiç hasta olmadığı, ilaç şirketinden aldığı 4 buçuk milyon doların karşılığında bu dolapları çevirdiği anlaşılıyor. Çirkin ve menfaatperest bir adam çıkıyor karşımıza.

Evet, yönetmen devletçi bir dil kullanmış “sosyal medya”nın kullanımına dair. Haklı olduğu yönlerde elbette yok değil. Bu mecralar üzerinden insanlar yanlış bilinçlendirilebilir, kandırılabilir, manipüle edilebilir. Bir diğer yandan da büyük güçlerce kontrol edilmesi daha kolay ana haber kaynaklarının dışında kollateraller (bir nevi yan yollar) oluşturarak, insanların gerçeği görmelerine de sebep olabilir. Yani Tahran’ı Beijing’i, Montevideo’yu Reuters ajansının objektifi dışından görmemi de sağlayabilir yahut karanlıkta benimle beraber fili tutan diğer insanların sonuçlarından haberdar olup, bütünleşik bir kanıya varmama da. Bugüne dek çeşitli konularda, dünyanın her yerinde “panik olmasın”, “devletin menfaatine”, “mevzubahis vatansa gerisi teferruattır” denilerek, resmi devlet yalanları söylenmiş, bazı şeyler örtbas edilmiştir. Film bu açıdan bakmak yerine “sosyal medya”nın nasıl tehlikeli olabileceğini irdelemeyi seçmiş. Bunları seyrederken Tıpta çokça söylenen “Kortizon iki ucu keskin kılıç gibidir. Doğru ve yerinde kullanıldığında hayat kurtarıcı tedavi sağlar. Yanlış ve kontrolsüz kullanıldığında ise çok ciddi yan etkilerle mevcuttan daha kötü edebilir.” Sözü geldi aklıma. İnternet ve özellikle “sosyal medya”da aynen böyle aslında. Ama işin kötü yanı henüz bir hekimin kortizon hakkındaki hâkimiyeti ve bilgi düzeyine, sosyal medya deneyimlerimizle erişebilmiş değiliz.

Bugün özellikle Arap ülkelerinde cereyan eden ve sosyal medya kaynaklı olaylar gerçekten diktatörlüklerin birer birer döküldüğü bir bahar mı, yoksa birilerinin menfaatleri doğrultusunda kaşıyarak patlattıkları cerahatlerin verdiği geçici bir rahatlama tablosundan ibaret mi? İşte bu önemli sınavlardan geçiyoruz bugünlerde. Ama ne olursa olsun hükmetmeye alışmış, menfaatleri doğrultusunda hareket edip gerçekleri çarpıtabilen, şizofrenik biçimde, her yerde “don kişotvari” şekilde “nükleer yel değirmenleri” ne saldıran, demokrasi götürdüğü yerlerden buram buram kan ve petrol kokusu yükselen Amerika’nın film endüstrisinin bir ürünü olan bu filmin “Sosyal medya kötüdür, kandırır sizi. Siz resmi mercilere, bizlere inanın.” Mesajı vermesini manidar buluyorum. Hele ki (filmin konusuna da çok yakın olan) domuz gribi salgını ve aşısı üzerine bilim insanları ittifak olamamışken ve ilaç firmaları üzerinde pek çok soru işaretini muhafaza ederken, bu savda bir film çekmek olayı daha da ilginç kılmış. Eşyanın tabiatı itibariyle bizler de, bizlerden müteşekkil sosyal medya veya devlet gibi oluşumlarda ne saf siyah ne de saf beyaz. Mesele doğru kritize edip, analiz edebilmekte, zahirin ardındaki manayı anlayabilmekte.

 

Hakkında M.Yusuf SADE

sadece yusuf!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir