Cumartesi , 26 Eylül 2020

Sistem, Kırılmalar, Ayrışma, Yeniden Yapılanma ve Demokrasi

 

Kuşlar, Kanatlar ve Özgürlük

“Sistemlerin insan nüvesi geliştirilmedikçe, iyileşmeden söz edilemez. Ve hiçbir iyileşme kendi evriminin merdivenlerini basamak basamak tırmanmadan gerçekleşmez.” 

Gelişme dikey yukarı ilerlerken yatay tüm doğrusal çizgileri beslemek zorundadır. İnsan unsuru, bu besleme mekanizmasının en önemli değişkenidir. Yatay çizgiler sistemin kılcal damarlarını temsil ederler ve sistemin işleyişi ve geliştirilmesi bu çizgilerdeki verimlilikle doğru orantılı olarak artar.

Sistem yapılanmalarının tümünde piramit yapılanması olduğu varsayılır. Bu yapılanma görsel olarak doğru kabul ediliyor olmasına rağmen, gerçekleşmelere bakıldığında tek tip piramit yapılanmasının insanların ve toplumların doğal yapılarına uygun bir yapılanma olmadığını görmek mümkündür. Aslolan dikey yukarı yöndeki ana çizgi ve yatay çizgilerle ulaşılan insanların bulunduğu bir sistemdir. Yatay çizgilerdeki yerel hiyerarşik yapıların her biri bir hücre olarak faaliyet gösterir. Bu hücrelerde minik birer piramit(Resmî Yerel Kurumlar) vardır ve her bir piramidin tepe noktasında bulunan sorumlu insan unsuru(Tâli, Aslî unsurlar), yine yatay kalın çizgilerle dikey çizgiye bağlanır. Kalın çizgilerin dikey yukarı ana çıtayla birleştiği yerde her bir yatay kalın çizginin temel sorumlusu olan insan unsurları(Sistemin Aslî unsurları) vardır. Ve bu aslî unsurlar(Valiler, Genel müdürler, Daire Başkanları, Müsteşarlar, Yüksek Mahkeme Yargıçları, YÖK Başkanı ve  Üyeleri ve Rektörler, Albay ve daha yüksek rütbeli Generaller)  daha yüksek konumlu diğer eşdeğer asli unsurlarla birlikte sistemin işleyişini sağlarlar.


Hücre piramitlerin faaliyet alanı, diğer ilişkili hücrelerle kurulan bağların nitelikleriyle sınırlanır. Aslî unsurların faaliyet alanı ise dikey yukarı doğrusal çizginin her bir noktasında, ihtiyaçlar doğrultusunda diğer aslî unsurlarla kurulan ilişkilerle sınırlanır. Bu karşılıklı sınırlılık hali, Aslî unsurlar arasında oluşabilecek muhtemel çatışma sebeplerini ortadan kaldırmak üzere planlanmıştır. İnsan unsuru zayıfladığında, sistemin tıkanmaya başlayacağı ilk yer aslî unsurlar arasındaki sınırların başladığı yerdir. Bu risk aslî unsurların sistem içindeki önemini arttırmaktadır. Çatışma başladığında sistemin tamamı kilitlenmektedir ve dikey yukarı çıta sağlıklı işleyişini yitirmektedir. İşte en büyük sorun budur.

Yıllara bağlı olarak çatışmaların kanıksanması, bu aslî unsurlar arasındaki çatışma hâlinin olağan olarak algılanmasına neden olmakta; bunun etkisiyle iktidarlar değişse bile sistemin ölü hücrelerle donanmasına engel olunamamaktadır. Aslî unsurlardaki bozulma hızlı bir şekilde hücrelerdeki piramitleri etkilemekte; insan kalitesi azalan hücrelerin işlevleri durma noktasına gelerek sistemi tamamen durağanlaştırmakta ve gittikçe daha dar çatışmaların artmasına neden olarak sistemin tümünde tâli ve aslî unsurlar çatışmasının büyümesine yol açmaktadır. Gelinen noktada sistemin dikey yukarı çizgisi ile yatay çizgiler arasındaki konum farkları azalmakta, çıkar etkileriyle tâli ve aslî unsurlar arasında olmaması gereken geçişler ortaya çıkarak hızla artmaktadır. Tâli unsurların(Resmi Kurumların Yerel Yöneticileri) çıkar ilişkileriyle elde ettikleri yeni konumlar(Aslî unsur mevkii), kalitesiz insan unsurunun sistem üzerindeki yıkıcı etkisini gözlemlemek adına iyi birer örnektir. Bu örnek üzerinden gidilecek olursa, görev tanımları ve sınırlamalarının farkında olan ve bu kıstasların gerektirdiği özellikleri taşıyan insan unsurlarının sistem içindeki oranının azalacağını görmek mümkün olacaktır. İnsanın sistemin kalın yatay çizgilerindeki konum değişikliği, sistem üzerinde bütüncül etki yapmamakla birlikte dikey yukarı noktalarda elde edilen haksız yeni konumlar sistem üzerinde büyük ve kalıcı bozunmalara neden olmaktadır.

Sistem sorunu yaşayan ülkelerde, eğer sorun yüzlerce yıllık bir geçmişe sahipse, câri sistem üzerinde yapılacak olan herhangi bir değişiklik kalıcı olamayacaktır. Kalıcı değişiklikler için sistemin insan unsurunun yeniden dizayn edilmesi, geçmiş sistemlerden bulaşan hastalıkların iyi analiz edilip temizlenmesi gerekmektedir. Yönetsel alışkanlıkların sosyal birer dokusal özelliğe dönüşmüş olması hastalıkların analizini ve tesbitini zorlaştıracak, önkoşulsuz gerekli olan temizliğin yapılması güçleşecektir. Darbeler, ihtilâller ve diğer yöntemlerle el ve tür değiştiren yönetimlerde bu tür hastalık analizleri yapılmadığı takdirde sistem yapıları değişmeyecek ve eski sistem yeni kırılmalarla, ancak aynı doğrultuda çalışarak değişmeden süregidecektir. Sistemin izlediği çizgi dikey yukarı yönlü olmaktan çok dikey aşağı yönlü olacaktır.

Sosyalist rejimlerin başarısızlıkla sonuçlanan küresel maceralarının temelinde, sistemlerin eski hastalıklarla sürdürülmesi gerçeği yatar. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan itibaren kurgulanan yeni yönetimde de bu tür hastalıklar analiz edilmemiş, eski monarşik yapıdaki hastalıklar daha etkin bir şekilde transfer edilerek sistemin tüm hücrelerine yerleşmiştir(Tepeden inmecilik, haksız konum elde etme, ideolojik bozunma ve ideolojik kamplaşmalar). Aslî ve tâli unsurların iyi tanımlanmamış özellikleri ve görev sınırları, süregiden yıllarda keyfî etkilerle daha da belirsizleştirilmiş, sistemin kalın yatay çizgilerinin ana çıtayla birleştiği yerdeki unsurları olan aslî unsurlar’ın, doğrudan siyasi iktidardan ve siyâsı iktidarın yerel temsilcilerinden direktif alması ve bu direktifler dışında herhangi bir hukukî kısıtlamayla karşılaşmaması, insan unsurunu sistem içerisindeki keyfî uygulamalarla sistemin çökmesinde etkili hâle getirmiştir. Darbelerin tâli ve aslî insan unsuruna giydirdiği ideolojik nitelikler sistem üzerinde köklü ve kalıcı hasarlar oluşturmuş, babadan-oğula geçen ırsî illete bağlı aslî ve tâli unsur olma hakları, demokratik yönetimlerde olmaması gereken monarşik sistem hastalıkları olarak devam edegelmiştir. Sistemin tüm hücrelerine yerleştirilen ‘Klik Üyesi’ unsurlar değişen iktidarlar üzerinde baskı kurmuş ve oluşabilecek herhangi bir iyileşmenin önünü kesmişlerdir. Bürokratik Oligarşi olarak tanımlanan bu yapılanma, demokratik rejimlerin monarşilerden taşınan hastalıklarıdır. (Bu hastalıklardan uzakta kalabilmiş hiçbir demokrasiden söz edilemez, ancak sağlıklı demokrasilerde bu hastalıkların hücrelere yayılma hızı düşüktür.)

Türkiye demokrasi ve monarşi arasında, arada bir yerde olmasını bürokratik oligarşiye borçludur. Seçimlerle yürütme gücünün tepelerini elde eden partilerin, yasama, yürütmenin  diğer organları ve yargı ile ilişkileri bürokratik oligarşinin kontrolü altındadır. Bürokratik oligarşi mensupları, kalın yatay çizgilerin sistemin ana omurgasına bağlanma noktalarında “Köşe” tuttukları için, yürütmenin sistemin diğer organlarıyla, hücre piramitlerle ve halkla doğrudan temas noktalarındaki devlet temsilcileri ile olan ilişkisinde aşağıdan gelen taleplerle, yukarıdan gelen talimatların akış trafiğini sabote etmekte, talep ve talimatların bütünleşmesine bilerek ve planlanmış kasıtlarla engel olmaktadır. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde, söz konusu klik üyeleri bu engellemeyi, mevcut anayasa ve yasaları çiğneyerek alenen yapmaya çalışmış ancak, siyasi iktidarın genel seçimleri erkene alarak yaptığı manevra ile halk doğrudan doğruya bürokratik oligarşi ile karşı karşıya gelme fırsatını bulmuş, yüzlerce yıllık tepkisini meşru yollarla ve takdire değer bir saygınlıkla ifade etmiştir.

Bürokratik oligarşinin Cumhurbaşkanlığı seçimlerini engelleme girişimleri, kendi varlık pozisyonlarının tehlike altında olduğunu bilmelerinden kaynaklanmaktaydı. Son karar mercii olan Cumhurbaşkanı, sistemin aslî ve tâli unsurlarını belirleyen ve atayan bir güçtü. Cumhurbaşkanı’nın bürokratik oligarşi kliği dışından olması, sistemin mevcut yapısal derinlik içinde oluşturulan güç ağlarının ve halkalarının birer birer kopması, Cumhuriyet’in bile değiştiremediği bir mekanizmanın ortadan kalkmaya mahkûm olmasıyla ilişkiliydi. Son dört yüzyıllık siyaset tarihinde biriken Padişah ve Cumhurbaşkanları’ nın tesbiti ve seçimiyle ilgili devasa meseleler/çatışmalar, Padişah ve Cumhurbaşkanı’nın sistemin işlemesini sağlayan ana unsur olmasının önemini anlatıyordu. Son karar mercii, bağımsız görünen çerçevede, kendisini üreten ve belirleyen kliklerin kıstaslarını deruhte etmekle mükellefti. Bağımsız olması da sistemin dinamikleri gereği mümkün değildi.

22 Temmuz 2007 seçimleri, darbelerle kendi egemenliğini süreklileştiren bürokratik oligarşinin sistem üzerindeki egemenliğini sarstı. Akabinde demokratik usullerle Meclis tarafından seçilen Cumhurbaşkanı, genel seçimlerle birleştirilerek değerlendirildiğinde doğrudan halk tarafından seçilmiş olma hüviyetine sahip oldu- Nihayetinde yapılan 21 Ekim 2007 Türkiye Cumhuriyeti Anayasa değişikliği referandumu ile anayasal değişiklikleri onaylayan(%69 evet,%31 hayır) halk kendi cumhurbaşkanını seçme hakkına kavuştu,- . Halk krizlere sebebiyet veren Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde söz hakkının kendisinde olduğunu ilan ediyor ve kendi gücünü referandumla test ediyordu. Bu gerçekleşme 2002 seçimleriyle sistemde başlayan kırılmayı derinleştirdi ve zirveye çıkardı. Geçmişte Menderes ve Özal tarafından sistemin tümünde yaşatılan kırılma pozisyonları yahut kırılma deneyleri, sonraki devinimlerle nötralize edilmişti. Halkın iki kez denediği başkaldırı, bu kez 2007’de sistemdeki derin kırılmanın gerçekleşmesini sağladı. Bu kırılma, eski sistemin -önceki iki deneyimdeki gibi- yeniden onarılarak aslî ve tâli unsurlarının egemen olmasına şimdilik engel olmuş görünüyor.

İlk kırılma, Başbakan’ın idam edilmesi ile cezalandırılmış, ikinci kırılma, sistemle ilişkili küresel güçlerin çeşitlenmesi ve halkın yoksullaştırılmasıyla cezalandırılmaya çalışılmış, 2007′ deki kırılma bürokratik oligarşinin Cumhurbaşkanı’nı seçen İktidar Partisi’nin kapatmaya çalışmasıyla karşılanmıştır. Ki; bu eylem, kasıtlı, planlı ve son hamle tarzında bir eylemdir. “Kaydebilen son kale” bürokratik oligarşi’nin sığınma, korunma ve beslenme ihtiyaçlarının karşılanamaması anlamını taşıdığı için verilen tepkiler sert ve kalite düzeyi düşüktü. Anayasa Mahkemesi’ inin İktidar Partisi’nin kapatılması talebini reddederken gerekçelerinden biri, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın, delillerin tahrif edilmesi gibi hukuk dışı bir eylemle suçlanmasıydı. Bu suçun karşılığı Başsavcı’ nın yargılanması ve hapisle cezalandırılmasıydı. Yüksek Mahkeme, Başsavcı’ yı delilleri tahrif etmekle suçlamakla kalmamış bunu kararında açıkça belirtmiştir. Halk’ın tepkisi, Cumhurbaşkanı’nın seçilmesi sürecini halkın yönetmesini sağlamış, ikinci olarak da bu tepkinin oluşturduğu baskı bürokratik elitler arasında derin ayrılıklar imâr etmiştir.

Anayasa Mahkemesi’nin asker kökenli üyesinin bir mealde İktidar Partisi’nin kapatılması talebinin reddi yönünde oy kullanarak davanın reddini sağlamış olması, Halkın silahlı kuvvetler üzerindeki etkisini de açıkça ortaya koymak bakımından önemlidir. Halk tarafından başlatılan kırılmalar her seferinde daha bilinçli, daha güçlü ve sistemin köküne müdahale eder bir kimliktedir. Son kırılma, sistem üzerinde koşulsuz gücü bulunan askeri de etkilemiş, onu “halkın kızmasını önemseyen” ve halkın seçtiği iktidar partisinin kapatılmasını engelleyen bir tercihler aralığına sürüklemiştir. Eski sistemin son unsurları asker üzerindeki bu etkinin kendilerine yansıttığı korku tünelini fark ederek, geri adım atmak zorunda kalmışlardır.

Asker’in halkın tepkisini ciddiye almasının birçok sebebinden bahsedilebilir. 2002 ve 2007 genel seçimleri ve 2004 yerel seçiminde muvazzaf subay ve astsubayların oy kullandıkları sandıklardaki sonuçları izleyen bürokratik oligarşinin aldığı tavır, 2003 ve 2004 yıllarında denemek istedikleri ancak vazgeçmek zorunda kaldıkları darbe girişimleri, ordu içerisindeki görüş farklılıklarının boyutunu, bu farklılıkların halkın tercihleri lehine ağırlaştığını göstermesi bakımından önemlidir. Eski sistemin birçok aslî ve tâli unsurlarının yargılandığı davaya askerin verdiği desteğin, askerin kendi emir-komuta zincirinin sürmesi adına yaşadığı endişelerden de beslenmiştir. Halkın başlattığı kırılma, zincirleme reaksiyonlarla sistemin tüm denge noktalarını dağıtmış ve bürokrasi, oligarşik konumlardan elde ettiği kazanımlara veda etmek zamanının geldiğini anlamıştır. Asker, küresel işbirlikleriyle kendi bütünlüğünü tehdit eder hale gelen eski sistem unsurlarını siyasi iktidarla işbirliği yaparak sistem dışına itmiş ve onların cezalandırılmaları için yapılan hukukî organizasyonları, karşı çıkmayarak, gerektiği yerde izin vererek desteklemiştir.

Yaşanan büyük kırılmaya rağmen eski sistemin aslî ve tâlî insan unsurlarının sistem üzerindeki etkileri yargı kurumları ve diğer bazı devlet kurumları eliyle hâlen sürmektedir. Askerî bürokrasi, dört yüz yıllık geleneksel egemen rolünü, bakanlar kuruluna ilk kez brifing vererek sona erdirmiş görünse de, farklı bir kararlılıkla belirlediği stratejiye uygun davranmaktadır ve sistem üzerindeki gücünü muhafaza etmek istediğini belli etmektedir. Askerin bu kararlılığı, Türkiye’nin dış politik hamlelerle elde ettiği başarıların sürmesi, ülke menfaatlerinin yüzlerce yıllık zayiât verme döneminden çıkma ve kazanç elde etme dönemine girmiş olmasına dayandırılabilir. En son Kurtuluş Savaşı sürecinde görülen siyasi iktidar asker işbirliği, bu kez büyük ülke menfaatleri vizyonuyla örtüşüyor görünmektedir. Askerî bürokrasi de yaşanan bu dönüşümün mimarları, demokratik sistemin gelişerek sürmesi gibi büyük ve saygın hizmet ürettikleri için tarihsel bir değere ulaşacaklardır. Ancak; eski sistem alışkanlıkları süren bürokratik oligarşinin yeni yapılanma sürecinde etkisiz olacağını ummak mümkün değildir. Tasfiye edilen bazı emekli fakat etkili bürokratların algılara sunduğu görüntü, büyük bir yanılgının yaygınlaşmasına da hizmet edebilir. Eski sistem unsurları tümüyle etkisiz hale getirilmiş değildirler.

Siyâsî iktidar, vaadettiği, altyapısını ve taslağını hazırladığı, ilgili kurum ve kuruluşlardan görüş aldığı, tartışmaya açtığı anayasa değişikliğini yapabilecek olmaktan umutlu değildir. Anayasa’nın 10. ve 42. Maddelerin de yapılan değişikliğin iptaliyle başlayan süreç, kapatılma davasının temelini oluşturarak başka bir süreci tetiklemiş ve İktidar Partisi’nin bürokrat egemenlerin etkisinde kalacağı gerçeğini halkın kafasına kazımıştır. Anlaşılmıştır ki; halkın talep edebilme kabiliyetinin gelişmiş olması, onun tepkilerini daha üst düzeye çıkarabilme iradesine sahip olduğu anlamına gelmemektedir; Türkiye ciddî bir demokrasi olma refleksi için henüz hazır değildir.

Anayasa mahkemesinin asker üyesinin red oyuyla kapanan bir dava,  İktidar Partisini, askeri bürokrasiyi, siyasi iktidarla olan ilişkilerinde eşit bir konuma taşımıştır. Bu sebeple, sistemin insan unsurlarının yeniden yapılanması sürerken, tasfiye edilen eski aslî ve tâli unsurların yerlerine yapılacak atamalarda Siyâsî İktidar sürekli bir tedirginlik yaşayacak, bundan kaynaklanan gerginlikle yapmak istediği değişiklikleri yapamayacaktır. Sistemin insan unsurları yeni bir vizyonla tanışmakta gecikecek ve halkın istediği gerçek gelişme rafa kalkacaktır(Cumhurbaşkanlığı seçiminden önce vekâlet etme formülü, sistemin insan unsurunu değiştirmekte sadece geçici bir tedbirdi ve iktidar bu çözümle daha özgür bir atama alanı buluyordu. Yeni dönemde onay makamı, sistem üzerindeki askerî baskı dolayısıyla daha kolay karar verecek gibi görünmeyecektir).

2008 sonuna kadar olan gerçekleşmeler baz alındığında, siyasi iktidar’ın, başarı hanesine yazılacak çok büyük değişikliklerden bahsetmek mümkündür. Yaşadığı var olma savaşından ağır yaralı çıkmış olması, onu askeri bürokrasiye karşı güçsüz kılmıştır; buna rağmen siyâsî iktidar, askerin “nezâket çerçevesi” içerisinde kendisiyle kurduğu yeni ilişki türünü, sistemin yeniden yapılanması gerekçesiyle, hazmetmekte zorlanmamıştır. Oysa askerin koyduğu ideolojik tavır değişmemiştir. Başbakan’ın ve Cumhurbaşkanı’nın eşlerine uygulanan zımnî boykot, bu nezakete uymuyor görünse de, sistemde yaşanan kırılmanın askeri bürokrasi üzerindeki olumsuz etkileriyle oluşmuş bulunan tepkilerin bu şekilde emilmesi planlanmış olabilir. Demokrasinin bu tür planlamaları ve tepkileri hazmetmeyeceği, kendi tanımı içine almayacağı bellidir. Ancak Türkiye gibi, bürokratik oligarşinin egemen olduğu ülkelerde siyasi iktidarların fazla seçeneği yoktur. Sistemin yeniden yapılanmasında askeri bürokrasi geleneksel gücünü muhafaza etmek isteyecek, sistemle ilgili fikirlerinin önemsenmesini bekleyecektir.

2007 genel seçimleriyle halkın başlattığı son kırılma ülkenin demokratik karakterini güçlendirmiştir; fakat, önceki iki dalgaya göre  sistem üzerinde daha büyük bir sarsıntı yaşanmasına rağmen ülkeyi gerçek bir demokrasiye dönüştürmekte  yeterli olamamıştır. Söz konusu yetersizliğin ne halkla ne de mevcut siyasi iktidarla ilgisi vardır. Sistemlerin insan nüvesi geliştirilmedikçe, iyileşmeden söz edilemez. Ve hiçbir iyileşme kendi evriminin merdivenlerini basamak basamak tırmanmadan gerçekleşemez. Türkiye, Demokrasi yolunda üçüncü büyük adımını atıyor. Bu adımların sürmesi demokrasiyi ve insan haklarını güçlendirecek, daha yaşanabilir bir ülke için ihtiyaç duyulan her şey zamanla elde edilebilecektir. Siyâsî İktidarlara düşen en büyük görev bu yeniden yapılanma sürecinde, sistemin içindeki kılcal damarları, kaliteli aslî ve tâli insan unsurlarıyla besleyerek, sistem yapılanmasını nesnel kriterlerle sürdürmek, bürokratik oligarşiye dönüşebilecek bir bürokratik yapılanmanın önünü kesmek; bununla birlikte kendi ağ formunu çıkar mekanizmalarından uzakta tutmayı başarabilmektir. Halkında gerçek bir demokrasi özgürlüğüne ulaşabilmesi için kanatlarını daha güçlü bir şekilde çırpması dışında bir çâresi yoktur. Kuşlar kanatlarını kuvvetle çırpmadan özgürlüğe uçamazlar.

Seçkin Deniz

(*) Yeniden Yapılanma; Bir organizasyonda iş süreçlerinin daha etkin olmasını ve son ürün ya da hizmetlerin kalitesinin iyileştirilmesini sağlamak üzere gözden geçirilmesi ve yeniden tasarlanmasıdır. (Wikipedi)

 

Hakkında Seçkin Deniz

Analist Yazar.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir