Salı , 20 Ekim 2020

Sosyal medyada dil ve aile

Sosyal Medyada Dil Ne Olmalı?

Hani sönen lambalardan sonra bir işçi yorgunluğunda düşlerle uykusuzluk arasında kalır ya düşünceler. Az daha bırakmasalar peşinizi teslim olacaksınızdır. Ama öyle bir muhtaçsınızdır ki uykuya işte tam o anda düşler galip gelir ve dalıp gidersiniz ıssız diyarlara.

Amma velakin bazen gündüz düşleri olur insanın. Hani güneşin panjurları aralayarak odanıza misafir olmak istediği saatlerde. Vakit ikindiyi biraz geçmiştir. Başınızı çevirdiğiniz uzaklarda bulutların fuşyalara büründüğünü, kırlangıçların çığlık çığlığa son süzülüşlerini görürsünüz.

Ne hazindir o. Çocuklar evlerde işten dönecek bir babayı, karınlarını doyuracak sıcak bir lokmayı beklerler. Böylece günler günleri kovalarken o saatler kimileri için hiç düşünülmemiş kimileri içinse dinamizmin doruk yaptığı anlar olur.

Hatırlıyorum, işte böyle bir andı. Fakültenin içinde Türkiye’nin güzide hocalarından merhum Prof. İ. Kafesoğlu’nun adını taşıyan amfide kürsünün kambur sırtına yaslanmış, bir politikacı edasıyla amfiyi hınca hınç doldurmuş meraklı kalabalığın karşısında, bir önceki dersle ilgili ve birazdan işlenecek dersten mütevellid gelişmeler hakkında açıklamada bulunuyordum.

Ama ben kimdim? Bir asistan mı? Bir öğretim üyesi mi? Meraklı bakışlar. Ya da o birinci sınıflara uyarı çekilen “Aman size üst sınıfların çocukları gelir hoca numarası çeker, yemeyin!” dedikleri kişi mi? Hayır. Sadece ben de öğrenecek çok şeyi olan meraklı bir birinci sınıf öğrencisiydim. Sadece aralarından biriydim.

Bu sırada Türk Dili hocamız Lütfi Bey içeri girmiş, benim hararetli konuşmamı duymuş olmalı ki bir iki saniye duraksamıştı. Aynı anda kendisini fark ettiğimden konuşmaya ara verip hocamı nezaketle karşılayıp kürsüyü teslim etmiştim.

Hatırlıyorum, işte o acemice zamanlardaki yoklama ve tanışma fasılları bitmiş, işte söz sonunda şu meşhur dil tanımına gelmişti: “Dil, insanlar arasında anlaşmayı sağlayan tabiî bir vasıta, kendisine mahsus kanunları olan ve ancak bu kanunlar çerçevesinde gelişen canlı bir varlık, temeli bilinmeyen zamanlarda atılmış bir gizli antlaşmalar sistemi, seslerden örülmüş içtimaî bir müessesedir. ” M. Ergin.

Tane tane okuyordu, nitekim tane tane kurardı cümleleri. Virgüller; “Ben buradayım.” demekten çekinmezdi. Sonunda bir tanesi öyle efsunlu bir yerde gösterdi ki yüzünü söz öbeğini duymamla tarumar olmam bir oldu.  “B-İ-L-İ-N-M-E-Y-E-N  Z-A-M-A-N. Bir G-İ-Z-L-İ A-N-T-L-A-Ş-M-A-L-A-R. S-İ-S-T-E-M …… i” diye sayıklıyorken buldum kendimi.  Hoca, dudaklarımın kıpırdadığını fark etmiş olmalı ki, “İlginç değil mi delikanlı?” diyerek gözlerimin içine baktı.

Aklımda, karlı buzlu dağların arasında Eskimolara benzeyen, kürklü giysilerle, kızıl, beyaz, siyah birçok insan bin bir çile ve fedakârlıkla uzaklardan gelerek yanan ateşin etrafında toplanmaya gayret ettikleri bir sahne canlanaduruyordu.

Ancak “Müthiş” diyebildim. Gerçekten de müthişti. Binlerce belki de milyonlarca yıl öncesinde, yaşayan hiç kimsenin bilmediği bir zamanda, birkaç lider veya birkaç topluluk bir araya gelmişler ve biz bu dili konuşalım diye anlaşmış olabilirlerdi. Peki ya onların hangi dili konuşacağı konusunda kim ne zaman anlaşmıştı? İşte sihir buradaydı.

Sanıyorum o günlerde dil üzerinde bir tartışma başlatılmış olsaydı herkes kendi fikrinin doğru olduğunu savunmak için yoğun bir çaba içine girer, belki öfkeden kudurur, kime çatacağını bilemeden, kavgaya karışacağı o günün gelmesini beklerdi.

Bereket böyle olmadı. Şu an o günleri muhabbetle yad ediyoruz.

Gerçekte böyle kitaba makaleye dokunup lezzetine vardığımız günler yaşanırken öbür yandan bilişim dünyası da taşkın bir nehir gibi akmaya devam ediyordu. Sitelerin vizyonu ve alt yapısı değişiyor RSS beslemeleri ile donatılıyorlardı. MSN onuncu yaşlarını yaşıyor Facebook Türkiye’de 14 milyon üyesiyle gazetelerde istatistiki haber yayınlattırıyordu. Tabi artık alışkanlıktan ötürü bazı heyecanları duyumsamıyorduk. Ama gelişmeler devasaydı.

Facebook, 2011’in Ocak aylarına doğru 25 milyon kullanıcısıyla iftihar etmeye durduğunda Türkiye’de daha çok ünlülerin kullandığı Twitter ayağında kıpırdanmalar oldu.

Olayların firmalar ve siyaset boyutundaki yankılarını meraklısı zaten biliyordur.  Fakat benim değinmek istediğim bu mecralar gelişirken ve cihazlarla beraber ticari, iktisadi ve siyasi kanatlar değişirken bir tek şey değişmedi. İçerik.

İçerik kaygısı belki de denenmemiş olanları denettirdi ama klasikler yine klasikti. İnsanlar hiç okumadıkları kitapları birkaç cümlelik metinler halinde keşfettiler. Mevlana, Şemsi, az çok bütün yazarları… Belki günlerce tek bir yazarın sözleri paylaşıldı. Sonra onlar tükenince de yenileri…

Oysa popüler kültürün patlamasının serüveni daha ne kadardı? Dikkate şayandır ki; doksanların başında “Kıl Oldum Abi” diyen Mega Starımız Tarkan henüz 25. Sanat yılına ulaşmadı. Oysa bu topraklar ne Münir Nurettinler, ne Erol Büyükburçlar ne Barış Mançolar büyüttü. Sanatlarında 40 yılı aştılar.

Bir zamanların albüm satış rakamlarına bakılarak imrenilen lüks ve erişilmez görülen starların hepsi belki bu yeni mecralarda bir gecede aldığı beğeni, ff, rt gibi kavramlarla değerlendiriliyor. Bugün belki değişen ölçümlerdeki hızlılık veya ölçme aygıtlarının çeşitliliği ve bağımsızlığıdır.

Ve bir şey daha değişmedi. Belki ileride kökenleriyle birlikte yine deyineceğimiz “aile” bağlarından müteşekkil toplumlarda değişmeyen bir tek şey vardır. O da dilin kendisidir.

Bu raddeden sonra dilin tanımından dillerin doğuşuna, dilin özelliklerinden dilin türlerine ve sınıflandırmalarına kısaca bakmakta yarar görüyorum.

Öncelikle, bilimsel açıdan dil bir sistemdir. Öyle bir sistemdir ki, insanlar dilin bütün özelliklerine müdahale edebilirler ama doğal gelişimine, doğasına, asla müdahale edemezler. Hangi sesin hangi sesle birleşince hangi manayı vereceği ancak dilin doğasına bağlıdır. Bundan ötürü dilde nedensizlik ilkesi vardır ve ilkel gelişmiş şeklinde bir dil ayrımı yapılamaz. Kaldı ki birçok ilkel kabilenin grameri çok daha karışık olabilir. Haliyle popüler dillerden daha karışık dil bilgili bir dile sahip olmaları mümkündür.

Dilin üretim yetisi sınırsızdır. Dil kullanıldığı yerlere göre değişkenlik arz etse de bir toplumun bütün gereksinimlerini karşılayacak yeterliktedir. Bir kimse annesiyle konuşurken başka, eşiyle konuşurken başka üslup takınıyorsa kod değiştiriyor demektir. Aynı şey bir yabancıyla karşılaşınca genellikle lingua franca’ya* geçmekle de kod değiştirilmiş olunur. Bu nedenle aslında dünyadaki diller konuşan sayısı kadardır denilmektedir. Diller kuşaktan kuşağa aktarılan, hem özünde kendini bina eden bir malzeme hem de bir araçtır.

Ünlü Babil efsanesinde olduğu gibi – “Tanrı ile boy ölçüşmek isteyenler Babil kulesini inşa ettiler. Tanrı da bu cürümlerinden dolayı her kattakilere farklı bir dil kullandırarak onlara ceza vermiştir. Böylece kimse kimseyi anlamayacaktır.”- diller tek bir nedenden dolayı çoklaşmış ve başkalaşmıştır. Daha farklı kuramlar ve dini dayanaklar farklı şekilde dillerin ortaya çıkışını açıklamaya çalışır.

Bütün bunlar bir kenara dili iki ana gruba ayırmak konunun özünü kavramamızı daha da kolaylaştıracaktır. Söz konusu diller kayda alındığı andan itibaren belli bir ölçüte gerek duyulmuş ve standarta bağlanarak ölçünlü dil ortaya çıkmıştır. Bunun yanında betimleyici dilin kullanılmasına günlük hayatta devam edilmektedir.

Devletin devasa bir organizasyon olması gereği dildeki ölçün resmi dil olarak benimsenmiş, örgün ve yaygın eğitim kurumlarında bu dilin öğretilmesine çalışılır.

Türkiye gibi İngiltere de içinde bölgesel ağızları barındıran bir ülkedir. Devletin resmi yazı dilini öğretmeye çabalaması ve bizim seçtiğimiz İstanbul Türkçesi gibi seçtiği ağzın propagandasını yapmasına rağmen aldığı verim düşük kalmaktadır.

Toplumsal hiyerarşideki üstünlüğü o dilin saygınlığını belirler. Bu da o dili iyi kullanan birinin saygınlığını artırır demektir. Yani İstanbul Türkçesini iyi okuyup doğru yazan biri de gösterdiği çaba karşılığında saygı görecektir.

Bütün bunlardan yola çıkarak görüyoruz ki; ister şöhret olalım, ister fenomen sosyal statüler ne olursa olsun aynı dili eşit miktarda kullandığımızı unutmamız gerekiyor. Nihayetinde üzerinden bin yıllar geçmiş olmasına rağmen içinde bulunduğumuz dilin bütün özelliklerini kullanıyoruz. Örnekten hatırlayacağımız üzere her ne kadar şöhret ama Tarkan da aynı dili konuşuyor.

Sonuç itibariyle; Sosyal Medyanın dili ne kadar hızlı olursa olsun gayet mütevazi, edebi ahengini kaybetmemiş, berrak, özellikle hakaret ve küfür barındırmayan bir formata kavuşturulmalıdır. Her ne kadar zor bir durumdan bahsediyormuşuz gibi görünse de işin temelinin Sosyal Medya dili eğitiminin yapılmasında yattığı aşikar.

* Lingua Franca; birçok farklı dil konuşulan karışık toplumlarda, halkın birbirini anlamak amacıyla kullandığı ortak dil. Günümüzde İngilizce için kullanılanılır.

Hakkında İsmet Dağlı

1983, K.S.Ü. Fen Edebiyat Fakültesi Tarih mezunu, Marmara Üniversitesi Eski Çağ Yüksek Lisans öğrencisidir. Ayrıca A.Ü Radyo-TV Programcılığı Önlisans mezunu olup 1994’ten beri bilişim dünyasıyla içli dışlıdır.

One comment

  1. sosyal Medyanın dili ne kadar hızlı olursa olsun gayet mütevazi, edebi ahengini kaybetmemiş, berrak, özellikle hakaret ve küfür barındırmayan bir formata kavuşturulmalıdır. Her ne kadar zor bir durumdan bahsediyormuşuz gibi görünse de işin temelinin Sosyal Medya dili eğitiminin yapılmasında yattığı aşikar. bu paragraf sosyal medyanın dili ile sınırlanmamalı bence

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir