Pazar , 29 Kasım 2020

Trabzon’da Bir Tenisçiyi Oynamak

Sanırım Türkiye’de en zor şeylerden birisi futbolun hemen her şey olduğu Trabzon gibi bir şehirde belediyeye ait bir tenis kortunda çilekeş bir file olmaktır. Omzumda kocaman bir çanta sahildeki bir tenis kortuna her yaklaştığımda ilk iş olarak oldukça düzgün kesme taşlarla örülü iki tribünün tam arasındaki boşluktan kortun filesinin son haline bir bakış fırlatmaktır. Çoğu kez onu balıkları toplanmış bir balıkçı ağı gibi kiremit renkli parlak suni bir zemin üzerinde sere serpe yatmış bulurum. Buna o denli alışmışım ki bu beni hiçbir zaman şaşırtmaz. Bunun böyle olmadığı çok nadir durumlarda ise pistin köşesine atılmış pet şişeleri ve cips ambalajlarını tekmeleyerek işe başlarım. Ağ yerlere serili olduğu zaman ise doğal olarak her seferinde işe küfürle başlarım. Bilebildiğim kadarıyla bu şehirde resmi bir genelev yok, der ve kendi kendime bu toplumdaki aile ahlak ve öğretim yoksunluğuyla ilgili teorilerimin en keskin cümleleriyle söylenir dururum. Her defasında ama her defasında kortun direklerinden fırlatılıp atılmış çelik bir ipin nasıl o denli vahşi bir hoyratlıkla kopartılıp etrafa saçıldığını bir parça olsun anlamaya çalışırım. Sonra direkteki sonu gelmeyecekmiş gibi sarılı olan kalın ipi sabırla çözer bandın içinde yarım kalmış çelik ipin ucuna sıkıca bağlar, onu iyice gerer ve direğin tepesine dolayıp bağlar, kalan ipi ise karmakarışık bir sistemle deliklere demirlere düz çapraz dolandırır dururum. Ama her defasında bunun sadece o günü kurtarmaya dönük geçici bir iş olduğunu da iyi bilirim. Daha karmaşık ve biçimsiz görünen ve makarasına çelik tel dolanmış diğer direk biçimsizliğine rağmen tek sağlam kısımdır. Orada sorun büzüşmüş fileyi çelik telde kaydırıp germektir.

Bu ülkede spor tesisleri halk tarafından yıkılması için ve de birilerinin bu işlerden para kazanması için yenilerinin yapılması için vardır. Kortun telleri ayılarca parçalanmış kapısını iyice kapatırım. Orada burada tavuk artıklarını iyice yediği sadece kemiklerini bıraktığı belli bir kedi ya da köpeğin akşamdan kalma günahlarını da tekmelerle temizledikten sonra kortun kenarındaki uzunca koridorda takriben on dakika topuklarım yere değmeksizin hafif tempoyla koşmaya başlarım. Sonra kortun yarısına kadar yan yan adımlamaya ve ısınmaya koyulurum. Kortun bitiminde soluma döndüğümde ise neredeyse bütün beden yükümü sol ayağım çekmeye başlar. Tabi ki ileri geri kısa ve ani koşular ama defalarca ve ani kararlar vererek. Her defasında özenli ruh halimi bozmaya uğraşarak ve terlemenin eşiğine iyice yanaşarak.

Bu arada Karadeniz’den (aslında denizin rengi mavidir) gelen iğrenç kanalizasyon kokusundan kaçmak için kortun asfalta yakın bölümüne kaçar penyemin boğazını burnuma dayar ona daha önce sıkılmış Dawid Walker parfümünün son zerreciklerini ciğerlerime çeker ve durumu bir parça olsun kurtarmaya çalışırım. Bütün bu idmanlara ilk kez başladığımda uzun süre spora ara verdiğimden bedenim özellikle ayaklarım beynimin verdiği her komutu ya anlamıyor, ya da kanunlara aykırı bir emirmiş gibi dinlemiyor gibiydi. Ancak idmanlara belli bir süre devam ettikten sonra bu kez ayaklarım ve bedenim ‘’yeni emirlerin nerede be adam!’’ der gibi sürekli bir şeyler bekler oldu benden. Tenis sporu insanın bütün bedenini kullanarak yapması gereken zevkli bir spordur; ve hiçte öyle sadece zenginlerin oynadığı bir spor dalı da değildir.

Benim gibi halkçı bir yazarın oynamaya cesaret ettiği bir oyundan kesinlikle korkmayın. Tenis zamanında zengin insanların oynadığı bir spordu belki ama zenginlere ait bir spor değildi kesinlikle. Ama zenginlerin izlediği bir spor olduğu kesin. Yoksa bütün o açık, kapalı, toprak pist, çim pist, salon turnuvalarındaki paralar için hiçbir zengin o denli poposunu yırtmaz. Bütün teçhizatı 600-700 TL’den ibaret ve özenle kullanıldığında bir insanı en az iki yıl taşıyabilecek kadar makul bir spordur tenis. Yapılması gereken şey tenisin kurallarını öğrenmek ve uygun bir tenis kortunda uygun zamanda belli bir plan dahilinde sabırla çalışmak. O kadar ki doğru düzgün bir servis stilini oturtabilmek için haftada en az üç günden üçer saat altı ay boyunca ısrarla çalıştığınız zaman durumu belli bir seviyeye gelebilirsiniz. Şayet tavsiyelerim işe yaramazsa size Hülya Avşar’a bir mail atmanızı ya da tenisin sırlarıyla ilgili yardım konulu bir mektup yazmanızı önerebilirim.
Durumu biraz daha ciddiyetle inceleyecek olursak hemen yandaki bir bankta bir delikanlı bir kıza sekiz kollu ahtapot gibi sarılmış elindeki telefonda bir şeylerin resmini gösteriyor olduğunu görürüz. Ben de daha dengeli yazılar ve romanlar yazmama yardımcı olur, soğuk kişisel gelişim çizgimdeki hava boşluklarını bir nebze olsun bu bohem sporla alırım ve de fazla kilolarımdan kurtulurum umuduyla tenis oyununa sarılıyorum. Kortu normalleştirdikten sonra sıra çantadaki malzemeleri çıkarmaya gelir. Önce bilardo topu büyüklüğünde civciv sarısı yedi topu kortun bir ucuna yuvarlarım. Raketleri kılıflarından çıkarırım, tellerindeki izlerin maçlarla, idmanlarla gezinip gezinmediğini kontrol ederim her defasında. Kayan telleri onarma işi genellikle kötü bir vuruş sonrasında size odaklanan bakışları öldürmek içindir. Bu kendimce keşfettiğim ve tenisçilerin de çok iyi bildiği profesyonel bir roldür. Not edin. Çantadan çıkardığım iki elma sodasının bira sanılıp tenis kortunun muhafazakar belediye çalışanlarınca basılmasından ilk başlarda endişe etmiyor değildim ama artık Karadeniz sahillerinde karşı cinsi becermek ya da karşı cinse becerilmek için uğraşıp duran medeniyetimizin geçiş tiplerinin fazlalığını görünce kendimi emniyette oldukça hissetmeye başladım. Sodaları kortun direğindeki vida başında açma gibi bir açık tenis görgüsüzlüğümün olduğunu elbette kabul ediyorum. Ama marketten aldığım Ekvator etiketli muzları dibine kadar soyup hemen yemeyecek kadar düşünceli olduğumu da duruma eklemem gerekiyor sanırım.   

          
Raketi alıp servis çalışmaya başladığımda asla tribünlerde tenis meraklısı hiç kimse olmaz. Ama arada bir ‘’Abi kolay gelsin. Usta eşlik edim mi?’’ sorularını soranlar da oluyor mesela. ‘’Tenis oynamasını biliyor musun?’’ ‘’Yok havule vururuk oğa da!’’ Sakın gülmeyin, bu Türk toplumunda kort tenisinin yaygınlaşması öncesindeki en ciddi done. Erdem cahil olduğunu kabul etmekle başlar, ama o türden bir toplum değiliz işte. Havule vuralum oğa bakalım oluyi mi? Bir tür güven hareketi olsa gerek raketle su yürümüş sağ ayak kaslarıma hafifçe vuruyorum. İki top şortumun sol cebine, raket sağ elimde top sol elimde, dört top işaret çizgisinin gerisindeki milimlik yarıktan kumlu tabanı görülen sentetik sahanın yeşil bölümünde sırasını bekliyor. Her servis öncesi sol elimle topu yerde sertçe sektiriyorum. Servis öncesinde rahat olmak çok önemlidir hocam. Ses gayipten Cem Yılmaz’dan geldi gibi. Teniste sadece tenis kurallarını bilen bir parça oyun planının karalandığı diğer alanları boş bırakılmış bir zihin gereklidir. Belki bütün güç beynin o boş bölümünün her şeyi harekete geçirip o anda türetebildiği çok daha farklı bir şeydedir. Belki de tenis sadece oynanırken oynayanların oynayabildiği kadar bir oyundur. Yani yağmurun sadece yağarken yağmur olması gibi. Onun haricinde kurallarıyla aptalca bir boyun egzersizinden ibarettir. Yanlardan kafamı bir parça rahatsız ettiğini düşündüğüm şapkamın tereğini ters çeviriyorum. Nasıl olsa güneş vurmuyor. Sahilden bir grup yeni yetme kız merakla bana bakıp adımlıyor. Ne yapıyor bu tek başına? Yüzüm sağ taraftaki kort direğine dönük, sol elimle topu yerde iyice sektiriyorum; ardından raketin koluna yakın tellere dayıyorum topu; iki elim gergin aynı anda yukarıya doğru kaldırıyorum; çok az sağ öne dikeyce yukarıya doğru fırlatıyorum ve sertçe vuruyorum. Traaak..! Vuruştan hemen sonra der defasında olduğu gibi iki üç adım kendi sahamdaki santral noktaya doğru fırlıyorum. Bu her defasında olması gereken temel bir şey. Bir tenisçi için raketten gelen ilk ses oldukça önemlidir ama sonra raketten gelen o tok sesi artık duymaz olurlar. Sadece rakibin durduğu yere, vurduğu topun düştüğü yere, rakibin çevirdiği topun düşmesi olası yere ve kendi vuruşuna odaklanır. Tenisin içinde oldukça garip şeyler yaşanır. Bazen dönen bir topun neden o denli yavaş geldiğine durakta otobüs bekleyen elinde sinek öldürücü bir yolcu gibi beklediğinizi düşünür ve bu saçmalık için kendinize kızarsınız, bazen de bütün bunların zerresini bile düşünemeden her şey bir anda olur, otobüsün ne zaman gittiğini bir türlü anlamazsınız. Nasıl olduğunu, neden öyle olduğunu hiçbir zaman kendinize izah edemezsiniz. Sadece olur ve sayı o tipsiz rakibine yazılır. Teniste her oyun her vuruş sizi zamanla yüzleştirir. Zamanla zaman ve genleriniz birbirine geçer. Reaksiyonlarınız belli formlara dökülmeye başlar. İşte tenise başlamak böyle bir şey. Yani tenis topa iyi vurmak değil tenis zamanı kortta durdurabilmek ve o zaman içinde plan yapabilmektir. Neyse umarım Federer’in Türkçesi yoktur. 
Her zamanki gibi hiçbir zaman ilk servisimi beğenmem; bu o gün attığım en iyi servis olsa bile değişmez. Cebimden çıkardığım diğer bir topla ikinci servisi deneyeceğim ama size başka bir tenis sırrı daha. Topu yerde sektirmek bir tür kendini tenise ikna etme, belki minik bir durum testi, bir hareketle ya da tenise ait bir nesneyle güven şarjı için hipnoz olmaya çalışmak gibi bir şey. Ama bu konuda yine de psikologlar daha iyi saçmalayabilir. Traaak..! İkinci servisim normalde iyi ama servisten önce düşündüğüm yere gitmediği için bana göre eksik bir servis. Yani bana göre bir servisin başarısı onu benim istediğim şekilde atılıp atılmadığıyla alakalı bir şeydir; bu çok iyi bir servis olsa bile böyledir. Buna Pirelli oto lastikleri açısından da bakabilirsiniz. Nedense üçüncü topu cebimden çıkarmak yerine yerden ayağımın kenarıyla raketin arasına sıkıştırdığım topu havaya fırlatıp raketle kontrollü vuruşlarla alıyorum. Her servisten önce soluğumu düzenli olarak artırma bakışlarımı çilekeş bir filenin arkasındaki iç dikdörtgenin her iki ucunda kararlıca gezdirme ve çapraz vuruşlarda işaret çizgisine sadece bir adım, paralel servis denemesinde ise işaret çizgisine bir buçuk iki adım uzaklıkta durduğumu karşımdaki rakibe sezdirmemecesine oldukça uslu adımlarla ayarlarım.  
Üçüncü servisin şiddeti ve gittiği yön çok iyi ama top filede. File soğuk poyraz yemişçesine biden dalgalandı. Ve dünyadaki en usta yazarların aksine hiçbir tenis kordu filesi yalan söylemez. Bunları her defasında sanki ilk kez deniyormuşçasına defalarca ama defalarca denemek zorundasınız. Sadece sıradan bir tenis maçının en sinir bozucu anlarında kullanacağınız bir servisin bünyenizde olması gereken basit doğasını koruyabilmek için gereklidir. Artık raket elinizin eldiven türü bir parçası, sarı civcivler adreslerini yazdığınız ve postaya attığınız sarı zarflı mektuplar olana kadar bu türden çalışmalar devam eder. Sonra attığınız her servisi rakibinizin karşılayamayacağı sınırları düşünmeye başlarsınız. Bunun cevabının vücudunuzun yapısıyla alakalı ve atletik yeteneklerinizin nelere müsaade edebildiğiyle ilgili olduğunu anlarsınız. Atacağınız servis kendine kıyamayan bir patron servisi mi, ince planları yapılmış bir hesaplaşma servisi mi, yoksa sıradan bir ter servisini mi tercih ediyorsunuz her şey size bağlı? Şayet tercih ettiğiniz patron servisiyse bedeninizi çok fazla yormanıza gerek yok, hesaplaşma servisiyse, ki benim her zaman tercih ettiğim servis türüdür, bedeninizin sınırlarını zorlayıp kendinize kıymak zorundasınız, sıradan ter servisleri için Birleşmiş Milletlerdeki memurların portreleri gibidir; önemli olan spor ve barışçıl bir dünya. Ve her durumda her vuruşta kendi sahanızın merkez noktasına ısrarla yanaşma gibi bir zorunluluk vardır teniste. Normal bir servisin bana göre ölçüsü topa vurabileceğiniz en yüksek noktadan gücünüzün büyük bir bölümüyle, ama asla hepsiyle değil, planladığınız noktaya gönderdikten sonra yerden sekip tel örgülere takılmasıdır. Evet Türk tenisi adına bunu yapabiliyorum artık; sonrasında gidip muzumdan birkaç ısırık alabiliyor, elma sodasından içiyor ardından su içip etrafa özgüven dolu bir şekilde göz gezdirebiliyorum. Kendi başına idman yapıyor olmanın çekilmez yanı sürekli sorunlu bir kiracı gibi kortun iki tarafına taşınıp durmaktır. Yine toplar toplanır ve servis çalışmaları bıkmadan usanmadan devam eder. Bazı durumlarda top plaapp! diye banda çarpar ve let olur. İtiraf etmem gerekirse rakiplerime karşı aldığım bu türden sayılara bayılıyorum, ama özür diler gibi elimi kaldırıp oldukça inandırıcı görünsem de maalesef gerçek duygularım böyle. İdmanın diğer bölümlerinde topu köşede sektirip bilek maharetiyle karşı çapraza sertçe gönderme denemeleri başlar. İçeride olan sert toplar bu oyundaki güveninizi bilemeye yarar. Sahanın dışına yolladığınız her topun tabelada sayısal bir maliyeti vardır. Onun için yüksek konsantrasyon ve sinir kontrolü en önemli unsurlardır. Sabır rakibi hataya zorlama uygun pozisyon alma ve topu en ideal yere atmak için cesaretle kortta direnme. Özellikle aksayan sol tarafım için topu sektirip zıplayarak çevirme deniyorum ama bu yönümü yeterince geliştirebildiğimi sanmıyorum. Sonra insanın bütün düşünsel aptallığını deşifre eden lopları ıslah etme dönemi geliyor tabi ki. Olmayacaklar olur, en basitleri olmaz fileye takılır. Ama olanların neden olduğunu olmayanların neden olmadığını sorgulamak ve bir parça kafa yormak gerekiyor. Tenis basit olduğu oranda derinlik isteyen bir spordur. Evet tenis tüm spor branşları içinde insanı genetik aptallığıyla yüzleştiren ve ona bu oyunda aptallığını kısmen de olsa tamir etme şansını veren oldukça zevkli bir spordur. Ama futbolun her şey olduğu Trabzon gibi bir yerde kort tenisi bir tür balıkçılığa benzer. Havaların güneşli, zeminin kuru olduğu zamanlarda iki günde üç saatten fazla bu zevkli sporu bazen tek başına bazen tribüne oturmuş arada bir beni izleyen iki üç meraklı liseli kızın meraklı bakışlarına aldırmadan bazen kendi kendine konuşarak bazen makul bir çığlık atarak çalışırım. Kortu terk ederken çocukların filenin iplerini kesmemeleri ve onu daha keskin bir hedef yapmamaları için bilerek ipleri sarkıtırım. Ama bilirim ki iki gün sonra bu korunaksız korta geldiğimde file yine yerlere serilmiş, kortun iki ucunda kale taşları yerleştirilmiş ve kapının yırtık ağlarından içeri girmiş bir kedi ya da köpek yaladığı kemikleri kortun ortasında bırakmış olacak. Yine tenis kortunda çekirdek yiyen ayılara küfredeceğim, yine o çocuklara, yine o kemikleri yalayan köpeklere lanetler yağdıracağım, yine eğilip bezgin bir balıkçı gibi fileyi tamir edeceğim, yine servis kullanırken çift hata yaptığımda öfkelenip çığlık atacağım, yine sahilde yürüyen kot pantolonlu sarışın bir kız dönüp yanındaki kıza bir şey söyleyecek ve gülüp durmasına aldırmayacağım.

Hakkında Metin Kondel

Eski bir İngilizce Öğretmeni, Ekonomist ve bağımsız popülist (halkçı) bir yazardır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir