Cumartesi , 26 Eylül 2020

Türkiye’de Erotizmi ve Cinselliği Dünyanın En Doğal Şeyi Haline Nasıl Getirdiler!

Canım ülkemin insanlarının sevgi ve cinsellik konusundaki ihtiyaçları dillere destandır. Tam da bu noktadan bakıldığında Türk Erkeği’nin dünya literatüründe bu noktada bir şanı ve şerefi dahi vardır diyebilirim. Sizler de bu övgüyü büyük bir ihtimalle çeşitli vesileler ile zaten duymuşsunuzdur! Bu tarz insanların neden bu tutum içerisinde bulunduğunu çözmek ise o kadar da zor değildir. Diyebiliriz ki, erotizmi ve cinselliği tam arzuladığı biçimde yaşayamayan yurdum insanının ciddi bir tatminsizliği onun bu bastırılmış duygusunun burnunun dikine gitmesine sebep oluyor desek ziyadesiyle romantik bir iddiadan öte, realist bir tespitte bulunmuş oluruz… Şöyle birkaç madde ile bu noktayı açmak istiyorum.

1. Doğal olarak kişiye zevk veren şeylerin çoğu, ahlak kuralları tarafından bir şekilde yasaklanmış,
2. Toplumumuz boyalı basınının sözde uzman ve medya temsilcilerinin oluşturduğu değerler ve ideal hayaller öylesine abartılır ki, onlara hiçbir zaman ulaşamama durumunda kalan insanın ezikliği ile tam bir haz duygusu ile yaşamasına mümkünat veremez,
3. Başarısız olma ya da bazı şeyleri yanlış yapma korkusunun verdiği bir psikolojik hareket,
4. Sabırsızlığımız,
5. Kendi gerçek yüzünü ve kişiliğini gizlemek için, toplumun öngördüğü sahte rollere bürünmek ve bu rolleri oynamaya çalıştırmak…

Diğer taraftan, “Sevgi ve cinsellik, dünyanın en doğal şeyi olmalıdır.” Diye düşündüren televizyonların onu hiçbir zaman, açlık, susuzluk ya da şefkat ihtiyacı gibi olağan bir şey olarak göstermemesinin asıl sebebinin ise, yine bu alan içinde yurdum insanını kurulmuş olan bu milti milyarlık endüstriden kopartmama düşüncesinin yattığını bilmenizi, görmenizi isterim. Şöyle ki sevgi, televizyon dizilerimizde insanlarımızı adeta melodramatik bir öğe haline getiriyor! Pop müzikte sevgi duygusu, ulaşılamayan bir özlem abidesi biçimin de işlenmiyor mu? Hayvan sevgisini bile istismar eden bu hayvanların televizyonlarda bebek mamalarından daha çok, hayvan yemlerinin reklamlarını yapmıyor diyebiliyor muyuz? Evet, cinsellik mevzusu daha zor bir süreç geçiriyor ülkemde! Önce ahlak havarileri ve bilim adamları tarafından “günah” bir eylem haline getirilip, daha sonra karmaşık bir psikolojik problem olarak ortaya sürülüp temiz zihinlere peşkeş çekiliyor! Bu adi uzmanlar, siz fark edemiyoruz deseniz de televizyonlardaki programlarında bu tartışmaları günün 24 saati tartışıp duruyorlar!

Televizyon programları, hemen bütün getirdikleri ve vaadleri ile ülkemizde maalesef mutluluğunu önceletiyor çağdaşlarına. Hemen hemen ama bütün mukaddeslerimizi ruhsuz fiziğe peşkeş çekecek aşırılıkta savurgan ve keyfi hazlarına engel gördüğü tüm manevi değerlere çıldırasıya saldırgan ve dahi çığırtkan bir nesl-i mek’ûb istila etmiş durumda. İnsanın kanını donduran sohbetlerin isteklerin ardı arkası kesilmiyor… Sahip olduğu bütün bilgileri ve imkânları her fırsatta çeşit çeşit dünyevi zevklere hizmetçi haline getirip, hiçbir İslami veya insani sınır tanımayan bu şehvetzede TV programcılarının elinde adeta dünya çapında bir günah evine dönmüş; meyhaneleri, tımarhaneleri ve hapishaneleri aratmayacak kadar zavallıca görüntüleri izleyince vicdanı olan herkesin içini cızz ettirecek, bu programların izlenme rekorları kırması da ayrıca düşünülmesi en elzem bir konu olmalıdır bu bilgiler ışığında… Bu insancıkların trajedisi kendisine miras bırakılmış erken yaşlanmış eli bastonlu gençler zümresinden bir kişi haline sokmaktan başka bir şey değildir. Her nerede olursa olsun hayatlarından olduğu kadar zevk ve ihtiyaç fazlası sevgi bekleyen bu genç kız ve erkeklerimize sadece acımak geliyor insanın içinden… Son birkaç yüzyılda herkesin malumu şeyleri seyrediyoruz ediniz de hepiniz nükteyle karışık filmlerde TV programlarında “varlık içinde yokluk” denilebilecek şekilde tam bir mutsuzluk cehennemi içerisinde yaşamıyor muyuz sanki!! Ülkemizin en yalnız, en kimsesiz insanlarının dopdolu olduğu metropoller; stres ve hüzün hastalığına tutulmuşların karargahı hastahaneler; kuralsızların ve ahlaksızların (ve dahi mağdurların) yurdu hapishaneler; hafızasındaki acıları silmek isteyenlerin, kendini unutmak isteyenlerin ve aklını iptal etmede tersinden zevk arayanların uğrak yeri olan meyhaneler; haya perdesinin yırtıldığı, ar damarının çatladığı, namusun pây-i mâl edildiği ve gayr-ı meşru cinselliğin pazara döküldüğü şehvetler cehennemi olan kerhaneler.. Bütün bunların hepsini doğuran ve içinde barındıran yuvasız-ocaksız biçare evler… Bunların böyle virüs gibi nasıl yayıldıklarını farklı şeylerde düşünmeye gerek var mıdır Allah aşkına! Bakıyorsunuz “Desti izdivaç, izdivaç, Behlül, Bihter, Fatmagül” gibi daha ismini sayamadığımız bu laçka programların türevleri ve en çok canımı sıkan İslami kanaların bu tür programlara son dönemlerde iyice çanak tutması sadece hastalığı yaymaktan başka bir olamaz! Diyoruz ki bu bir hastalıktır. Zira buna tıp dilinde bir hastalık derler. Buna başka bir teşhis koymaya kimse cüret etmesin! Ve bunu seyreden insanlarında sanıyorum psikolojik dengelerinde bir bozulma söz konusudur. Evet, ülkemiz insanın şuan ki göstergeleri “ayandan sonra beyan olmaz” kategorisine giriyor ama biz yine de tekrar ile kazanç elde edeceğimizi düşünerek tekrarın takviyesi ile te’yid ve tahkiminden istifade etmek için tekrar serlevha edelim..

Ülkemin namuslu insanlarını erotizm, cinsellik ve şehvetin pençesine düşüren sebepleri şöyle sıralayalım!
1. Uyumsuz eşleşmeler, geçimsiz eşler ve yükselen boşanma oranları..
2. Bir kıt’a açlıktan kırılırken, diğer kıt’alarda köpekler için icad edilen gıda ürünleri ve sağlık servisleri..
3. Uyumsuz meslekleri ve gönülsüz-isteksiz işçileri ile birlikte yüksek işsizlik problemleri..
4. Eğitim-öğretim yetersizliği ve buna bağlı olarak terbiyesizlik ve cahillik..
5. Bir kutsala inancın olmayışı, kutsal değerlerden kopmuşluk veya iman zayıflığına bağlı olarak ortaya çıkan gayesizlik, boşvercilik, hiççilik..
6. Ahireti inkardan doğan ölüm fobisi, kabir kaygısı, kötümserlik, ümitsizlik… Menfaatçiliğin doğal neticesi olan samimi dosttan mahrumiyet, maskeli uhuvvet, ihanet, yalnızlık, kimsesizlik..
7. Tûl-i emelden kaynaklanan geçim korkusu ve gelecek endişesi.. Hayatı kavgadan ibaret görmekten çıkan boğuşma, mücadele, tedirginlik, güvensizlik, sahtecilik..
8. Hakiki selîm akla çelme takan sûrî sahte akılcılık.. Muhabbet elbiseli şehvet küpleri romantikler..

İşte bunlar ve daha niceleri modern insanımızın içinde bulunduğu mutsuz yığınlara en güzel örneklerdir. Ülkemizin içinde bulunduğu durum satranç tahtasında kötünün iyiye şah çekmesi ile izah edilebilir! Elinde medya gibi büyük bir görseli bulunduranlar işkembelerini doldurmak için ellerinden gelen tüm pislikleri bu masum insanlara dayatmaktan asla ve katta geri durmayacaklardır. Bakınız! Kuvvetlinin elinde siyaset var! Eskiden nüfusu olanın elinde siyaset var iken şimdi ekonomisi iyi olanın elinde ise her şey var! Bu gün, ülkemizin her köşesinde kanlı ölümler, toplu katliamlar, intiharlar, sıcak savaşlar, esrarlar, eroinler, iğneler, haplar, sigaralar, kısırlaştırmalar, su gibi içilen içkiler, alkoller, biralar, şampanyalar ve bedeni hazlar söz konusu ise buradaki hastalığın en can alıcı noktasında görselli medyadan başka kimseyi aramak akıl mantık ile bağdaşmayacaktır! Cinsellik haya perdesini yırtmış, ar damarını çatlatmış, artık pazara dökülmüştür; eşcinseller, homoseksüeller, heteroseksüeller, lezbiyenler, geyler hayvaniyet derekesinden bile aşağılarda, sınırsız bir sefahet yaşamakta, rezalet ve hasarete maruz kalmaktadır… Yeryüzü sanki bir mahkemeye dönmüştür; herkes hem davalı, hem de davacıdır; cinayet, tecavüz, ta’ciz, hırsızlık, dolandırıcılık, yan kesicilik, hortumculuk ve yüzlercesi. Herkes birilerinden şikâyetçi değil midir? Maalesef gayr-ı memnunlar kafilesi doldurmuş mahkeme sandalyelerini, salonlarını ve hollerini… Yeryüzü bir hapishaneye dönüşmüş; ekseriyet heva, vehim, nefis ve şeytanlarının komutası altında iradî veya gayr-i iradî esaret yaşamakta, bir hücreden kurtulsa diğerine, ondan çıksa öbürüne tıkılmaktadır…

Ülkemiz büyük bir sinema salonuna dönmüş; insanlar evlerinde veya dışarıda televizyon ve radyonun karşısında sürekli olarak birilerinin dolaylı veya doğrudan diktelerini seyrediyor yahut dinliyorlar, onbinlerce film, sinema, dizi vesairelerle gerçek yaşamdan uzaklarda hayalî bir hayat soluklamaktadırlar.

Lafı çok uzatmaya gerek yok! Sözün özü ister size ister bize dokunsun şuan ki yığınların tek müsebbibi, televizyonlardır… İnsanımız mutlu olduğunu düşündükçe mutsuzluk bataklığının içine batırılmaktadır. Bunun faturası kimedir? Bunun faturası, mutsuzluktan kahrolan, yalnızlıktan dem vuran genç ve masum yavrularımızadır… Ülkemizin ve içinde yaşayan bu güzelim insanlarımızın kadirşinaslığını inkâr edecek kadar yalancı, çirkinliklerini ikrar edemeyecek kadar da korkak değiliz elbette. Bütün kanallarıyla 75 milyon insanımıza bu saldırılar karşısında bilinçli müminler olarak küçücük bir çocuğunki kadar sahici bir kahkahayla gülmenin vakti gelmemiş midir?

Hakkında yusa

Yazar, Editör, Sosyal Medya Uzmanı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir