Cuma , 17 Eylül 2021

Göreve Çağrı

Çok değil, yani yüz elli yıl bile olmadı, psikoloji ve sosyoloji, modern ve mecazi mezbahalar olarak insanı kesip parçalama, kategorilere ayırıp etiketleme gibi acımasız eylemleri bir katliam gibi görmemizi engelleyen gerekli hafifletici sebeplere sahip iki garip bilim dalı olarak üniversitelerde yerlerini aldılar. Belki bu acımasız tanım psikolog ve sosyologların tepkisini çekecek fakat durum tam olarak böyle görünüyor dışarıdan.

Bu bilimlerin ışığının henüz ulaşmadığı yerlerdeyse ayrım çok daha adaletsiz ve neredeyse gerçek bir mezbaha tadında yaşanıyor. Önyargılar, arkayargılar, yargılar da yargılar… İçinde doğmuş bulunduğu maddi-manevi şartların yanında eğitim ve çevreyle şekilleniyor insan. Sonra? Sonra sadece kendine benzeyenleri içine aldığı bir fanusta ölüm onu alana dek yaşıyor…

Sosyal ağlar -bana göre- her türlü yanlış anlamayı yok edecek bir şeffaflığa sahip. Yani aynaya yansımış bir aşırı akıllı telefon görüntüsü, telefonun kılıfı, arkadaki banyo fayansının pırıltısı aşağı yukarı dürüst bir profil çizebiliyor. Yediği, içtiği, dinlediği, okuduğu, gittiği, gezdiği, dahası bilmediği, gitmediği, gezmediği, hayal ettiği… hepsinin listesini sunuyor kendini henüz tanımayanlara. Çünkü hayatın anlamı tamamen buna endekslenmiş, içindeki cevheri çıkar, kendi kartvizitini kendin yaz, bilmeyenlere de göster ne muazzam biri olduğunu. Aman herkes bilsin kim olduğunu, bir radar gibi keşfet kendine benzeyenleri, eksik kalma, koloniye katıl, sana benzemeyenler de görsün, imrensin yahut nefret etsin. Sonra nefret edenlerin gösterdiği tepkileri “kıskanmış” diye yorumla…

Modern çağın sınıf çatışmaları instagramda almış yürümüş, aktif olmayan bir üye bile bunu çıplak gözle gözlemleyebilir. Psikoloji ve sosyoloji asıl şimdi büyük bir atılım yapmalı ve gerçek bir bilim olduklarını kanıtlamalı. Çünkü insanlar kendilerini çok önemli hissediyorlar ve kendilerine karşı öyle hissetmeyeni dövüyorlar.

Sahi bu kadar önemli miyiz?

Bilmeseler ölecek miyiz?

Bilmeseler ezemeyecek miyiz?

Ezmesek ölecek miyiz?

Ya daha aşağı biriyle benzetilirsek ne oluruz?

Peki, neden yazarak tanımlıyoruz kendimizi?

Yazmasak kendimizi doğru ifade edebilir miyiz?

Yazarlar ölümsüz müdür?

Ya photographer’lar?

Peki ya biz kendimizi tanımlamaya çalışmakla ölümsüzlüğü mü talep ediyoruz?

Bundan on sene sonra falancanın bir tweet’inde dediği gibi diye alıntı yapacak mıyız?

Bu soruların cevabını yine o mecazi kasaplar bulabilir. Araştırma için ödenek almaya bile gerek yok, üye ol butonuna basmak kafi. Herkes psikolojisini internete sermiş nasıl olsa.

 

Not: Dikkat ettim de, her sorunu psikolojiye, sosyolojiye paslıyorum. Belki de felsefeyi tüm bu bilgiler ve duygular ve sonuçlar karmaşasından korumak içindir.

Hakkında Aysun Ellidokuzoğlu

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir