Çarşamba , 4 Ağustos 2021

Yunus Emre Hayatı, Eserleri ve Yaşam Felsefesi

1240-1320 yılları arasında yaşayan Yûnus Emre hayatı, eserleri ve vaz’ettiği değerler sistemiyle Türk-İslâm kültürü açısından fevkalade önemli bir şahsiyettir. Önemlidir, zira o, yanlış bilinenleri yıkıp yeniden inşa eden bütün inkılâpçılar gibi dîvânında vaz’ ettiği fikirleriyle zihinlerde, gönüllerde ve dilde yeniliklere imzâ atmış bir erendir.

İnsanı yeniden inşâ etmek! Zamanı âna getirmek, insanlığın fikirlerini, hayâllerini ve rüyâlarını tekâmül ettirmek, insanlığı alçaktan alıp yükseğe taşımak, onu hakka, hakikate hazırlamak, kulluk bilinciyle donatıp Allah’a lâyık olmasını sağlamak! Esasen peygamberlerin ve onların izinden giden Yûnus Emre gibi yetkin insanların misyonu da, insanlığa mirâsı da, budur.

Zira, o bizim aşk ve manâ dilimizin kurucusudur da ondan!

Biz Yûnus’la dilimizi öğrendik. O bize, sevmeyi, sevgi yoluyla Hakk’a ulaşacağımızı kendi dilimizle öğretti; O bizim aşk ve mânâ dilimiz oldu! Annemizden öğrendiğimiz dile mânâ elbisesi giydirdi. Çocukça konuştuğumuz henüz emekleyen dilimiz “ana dilimiz” oldu. Kendisi aşkın rengine boyananın lisânının da aşkın rengine boyanacağını biliyordu. Nitekim o, gönlü ile beraber dilini de Hakk’ın rengine boyadı. Kendi içini yakaladığı makamda Türkçe’nin de içini yakaladı. Anadili Türkçe’yi Hakk’ın ve hakikatin dili hâline getirdi. Sonra döndü, gönlüyle birlikte vahiy onun kalemiyle gökten yere Türkçe indi; Türkçe’nin Cibrîl’i oldu.

Evde, sokakta ve pazarda konuşulan sözler onun kalemiyle göklere kanatlandı. “Dil hikmetin yoludur!” diye bayrak açtı, önümüzden gitti. Arkasından gelenlerin de üslûbu oldu, Yûnus! Erenler ondan sonra hakikati Türkçe anlatır oldular. Niyâzî-i Mısrî bu sebeple “Bu sözün Yûnus’u Mısrî değildir!” yahut “Niyâzî’nin dilinden Yûnus durur söyleyen!” dedi. İzine basanlar biliyordu ki, Yûnus göklere kanatlandıktan sonra sulak bahçelerde yetişen “şeker kamışı” gibi şeker (=hakikat) yüklüydü. Yahut Tapduk’un kovanında ballar balını bulmuştu. Sözleri, özünden süzülüp gelen süzme bal, tortusuz yağ gibiydi. Dilindeki bu letâfet ve nükte yükünün şeker, bal yahut yağ (=Hak sırları) oluşundandı. Nâdânın anlamadığı bir nükte de şu idi ki, bu aşk ve manâ dilimizin kurucusu olan zat, ümmî idi. Evet, bu kelimede hiçbir mecâz söz konusu değildi. O bir ümmî idi. “Medreseler müderrisinin okumadığı aşk dersini” okudu ve gönlünü dil eyledi. Kendisi aradan çıkmış, yaradan kalmıştı; dilinden dökülen sözler Hakk’a aitti. Bu sebeple dilimizin gönlü, gönlümüzün dili oldu. Bu özelliğini şöyle ifade etti:

Ol dost bana ümmî demiş hem adımı Yûnus komuş

Dilim şeker gövdem kamış bu söyleyen nemdir benim

Yûnus bize sevmeyi öğretti!

Yunus bize sadece dil öğretmekle kalmadı, sevgiyi de öğretti. Biz, Cenâb-ı Hakk’ın sevilince bilineceğini “Ol dost ile benim işim ölüp dahı bitmeyiser/ Bu niçe ola kim bite çün gönülde dost sevile” diyen aşk müderrisi Yûnus’tan öğrendik.

Tıpkı “Dinle neyden” buyuran gönül mimârı Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî gibi, Yûnus da, “İşidin ey yârenler” diyerek bizi aşka davet etti:

Karanuluk sürülür âlem münevver olur

Karanuluk yerine nûr ile gündüz gelir

dedi ve sevgiyle içimizi ve dışımızı saran âlemlerin münevver olacağını söyledi; karanlık dünyamıza ışık oldu.

Bir sabâ meltemi gibi içimize girdi, cân kulağımızı açıp, bilmediğimiz, görmediğimiz illerden haberler getirdi. Onun bize verdiği haberle, kulağımız duydu, cân gözümüz açıldı gönlümüz şâd oldu. Varlığı “Dağlar ile taşlar ile seherlerde kuşlar ile” bir bütün olarak kucaklamak gerektiğini; “Hakk’ı gerçek sevenlere cümle âlem kardaş gelir” düşüncesini biz ondan öğrendik. Hak’tan ayruk ne vardır, kalma gümân (şüphe) içinde” diyen Yûnus bizi, karıncaya ulu (=Hak) nazarla bakmayı öğretti. O “Miskîn Yûnus gözün aç bak iki cihân doptolu Hak!” diye Türkçe anlatmasaydı, anam, babam, atalarım ve dahi bütün Türkçe konuşanlar “eşyânın Hak ile kâim olduğunu” anlamayacaklardı.

“Düşmüş idim o kaldırdı, varlığın bize bildirdi” diyen Yûnus düşüp de doğrulanlardandı.

Düşenin nasıl doğrulacağını, kendinin Hak’ta ve hakikatte nasıl uyanacağını biliyordu. “Yâ elim al kaldır beni/Yâ aslına erdir beni” diye niyaz ede ede kapıdan içeri girmişti. Tecrübeliydi. Dönüp düşenlerin dostu oldu. İçeriden içeri nasıl menzil alacağını bilmeyen yolcuların, düşkünlerin yahut düşüp de yerinden kalkamayanların elinden tuttu. Sevdi, sevdirdi, sev (!) dedi. Kendisinin sevgiyle nasıl eğitildiğini, yontulduğunu, dost ile dost olduğunu anlattı. “Cânım seni seveliden benim hâlim hâle döner.” dedi, bizim de hâllerimizin hakka ve hakikate tahvil edilmesi gerektiğini anlattı. Bir eşik bulup yaslanmak gerektiğini söyledi. O eşiğin, yani Hakk’a açılan kapının Tapduk Sultan olduğu bildirdi. “Evliyâdır Hak kapısı, Yûnus durur kapıcısı!” diye eşiğe durdu, gelene gidene Tapduk Sultân’ın yani aşk ve muhabbet makamının adresini verdi. Sonra dönüp bize mahrem sırlarını açtı, kendisinin Tapduk’un tapusunda nasıl adam olduğunu, bir Tapduk bulup nasıl adam olmamız gerektiğini anlattı! İnsana bir Tapduk, bir Rab gerektiğini bildirdi.

Yûnus bize iki denizi birleştirenlerle yüz yüze gelmemizi sağladı! Gönlümüzle tanıştırdı! Nefsimizle barıştırdı. Toprağa, karıncaya, insana, eşyaya, Hak nazarıyla bakmamız gerektiğini anlattı.

Yûnus bize bilmeyi öğretti!

Gelenler bildi gördü, buldu. Gelmeyenler ise ne bildi, ne gördü, ne de buldu. Gelemediler zirâ aşktan eser duymamışlardı. Onlara ölümlü olduklarını hatırlattı:

Ne gelmeğin gelmek durur ne bilmeğin bilmek durur

Son menzilin ölmek durur duymadın aşkdan bir eser

Kapıya kadar gelip de direnenlere, taşrada gezenlere, seyrân edemeyenlere hayıflandı. “Hakîkat var, şerîattan içeri!” dediyse de pek duyan olmadı. “Gözsüze fısıldadı, sağır sözü işitti!” Gözlü kulaklı muhteremler kapıda kalakaldılar. Hayfâ (!) dedi şunları söyledi:

Bular geldi tapuya şerîat tutdu durur

İçerü girübeni ne varın bilmediler!

Kendisi meseleyi çoktan çözmüştü, çözmek için çırpınanlara yol gösteriyordu:

Mâşûka halvetinin yedi kapısı vardır

Ol kapıdan içeri seyrân kılasım gelir

O içeri girenlerdendi. Bilgileri bu seyrân ile derlediği dürlerden ibaretti. Taklit değil, tahkikti. Bizim de tahkike dönmemiz gerektiğini, ilimden irfâna; sûretten mânâya geçmemizi istiyordu. “Hakîkatin manâsın şerh ile bilmediler!” diye ikaz ediyor temelsiz bilgilerimizi havuza atıyordu. Gözü çobanda gönlü yabanda, adı müslüman gönlü keşişleri nefsini bilmeye çağırıyordu. “İlim ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir!” diyerek, gerçek ilmin nefsimizi bilmek olduğunu öğretiyordu. Suyu kendi nefsimizin kuyusundan çıkaracağımızı, Leylâ’nın da, Şîrîn’in de içimizde olduğunu bildiriyordu. Gönül testimizin kemâl sahiplerinin ağızlarından akan çeşmelerden hemen şimdi doldurulması gerektiğini, “Bin yıl dahi durursa kendisinin dolmayacağını”, dünün ve yarının olmadığını bildiriyordu. Zamânı, “yağmaya vererek” âna getirmemizi öğütlüyor; “dem, bu demdir” diyerek dudağımızı akan bir çeşmeye dayamamız, ledün pınarlarından kana kana yudumlamamız gerektiğini söylüyordu.

O, bize dinimizin sevgi ve bilgi; varlığın da Hak ve hakîkat olduğunu öğretiyordu!

Nitekim öğretti de!

Yûnus bize yol öğretti!

O, dünya anbarındaki buğdayı elinin tersiyle itip gönül mahzenindeki hazineye tâlip oldu. “Bana seni gerek seni!” demesini bildi ve gönlünü yola çevirdi. Bizim gibi yolda yürümeyi bilmeyenlere dönüp yol tarif etti. Bize yol yordam öğretti. “Dağ ne kadar yüce olsa, yol onun üstünden aşar”, diye ikaz etti, sevgi ve sabırla yolların nasıl aşıldığını bizatihi gösterdi. Yolları yola, çokları bire indirmeyi biz onun tarifiyle öğrendik:

Âşık gönlünde çok yol var o yolda bin dürlü hâl var

Kimse bu yolu anlamaz küfr ü îmân satmayınca

diyerek Yûnus’la birlikte küfür ve imânı bire dönüştürdük. Onun verdiği haber ve adresle şaşırmadık! Bütün derdimiz var olmak içindi. “Kimde varlık var ise gitmez gönül darlığı!” diye ikâz etti, varlığımızdan soyunduk. Yolda yokluğa uğradık. Vehimden kurtulduk, kendi gerçeği ortaya çıktı. Benliğimiz bize döndü; sûretimiz öze döndü. “Ben bir âletim arada!” sözüyle irkilip, vücûdu, vâhide verdik.

Verdiği ilhâmla sâzımız dile geldi. “Diledi göre yüzün işide kendi sözün” kavlince kendinden kendine söz oldu konuştu; göz oldu görüştü. Varlık defterinden benliğimizi onun tavsiyeleriyle sildik ve kendimizi onunla bildik.

Yûnus bir haber verir işidenler şâd olur

Gence uğrasam diyen izlesin eren izin

kavlince bu söze kulak verip işidenler, erenler izini izledi, şâd oldu, hazineye kavuştu. Her biri bir Yûnus oldu.

Yûnus bize Allah’ı öğretti!

“Aslım Hak’tır şek değil” diyerek varlığın özüyle tanıştırdı. Durduğu yerin “Tûr”, gönlü tecellîye mazhar olmayanların işinin zor olduğunu öğretti. Bu sonsuz tecellînin “Hak” olduğunu; “Hak’tan başka bir nesnenin olmadığını” söyleyerek bizi ikilik med-cezrinden kurtardı. Yaradan’ı orada, burada değil, içimizde aramayı öğretti. Nereye dönersek Onun vechini göreceğimizi, parmağımızın değdiği havanın, aldığımız nefesin, hülasa varlığı bir derya gibi muhit olanın “O” olduğunu öğretti. “Sen ve ben” denen yerde “Allah’ın olmadığını: “Gir gönüle bulasın Tûr/Sen ben demek defterin dür” diyerek Cenâb-ı Hakk’ın kâmillerin gönlünde tecellî ettiğini anlattı. “Her davâdan geçen kişinin Hak’tan yana uçacağını” müjdeledi. “Hak doludur iki cihân!” diyerek görünen ve görünmeyen her şeyin Onun eseri olduğunu bildirdi.

Yûnus Emre vücûd birliğini Türkçe anlattı.

Ve biz “Hak’tan ayrı ne vardır?” diyen Yûnus’la varlık ve eşyânın mahiyetini anladık. Varlığa dışarıdan -anlamadan- bakarken onun sözleriyle içerden bakmayı öğrendik. dünyevî sıkıntılarla daralan gönlümüz onun zamân ve mekân üstü irşâdıyla genişledi. Binbir ihtirâs, şehvet ve kîn çamuruyla yoğrulmuş tabîatımızla çırpınıp duruyorduk. “Bu bendeki ben” diyenin “O” olduğunu öğretti, gönül darlığından kurtulduk. Ondan aldığımız küçücük bir ilhâmla göklere kanatlandık.

Yûnus bizi teferruattan kurtardı.

İnsanın, nefsinden Allah’a –kendinden kendine- yolculuk yapabilmesi için tek bir şeye ihtiyacı olduğunu söyledi:

Aşk!

“Ete kemiğe büründü, Yûnus diye göründü!” “Biz sevdik âşık olduk, sevildik maşûk olduk!” dedi kestirmeden gitti. Âşıkın sonunun mâşuk olduğunu öğretti. İnsanın kendini gerçekleştirmesi, noksanlıklarından kurtulup tamamlanmış bir varlık hâline gelmesi için aşktan başlaması gerektiğini söyledi. Aşksızları aşka davet etti. Hemen bir karıncaya ulu nazarla işe başlanabileceğini, aşksız olanların yabanda (=dağda) yırtıcı bir hayvan mesabesinde kalacağını söyledi.

Aşksızlara benim sözüm

Benzer kaya yankısına

Bir zerre aşkı olmayan

Belli bilin yabandadır

Yûnus yeni değerler ortaya koyan büyük bir inkılâpçıdır

Yûnus Emre yaşadığı çağdan bugüne bazı değerleri yerinden söküp yerine yeni değerler koyan büyük bir inkılâpçıdır. Bu bakımdan onun için, önceki gelenlerin sonuncusu, sonraki gelenlerin ilkidir, denebilir. Hiç şüphesiz, Yûnus kendinden öncekiler gibi yaşadı, kendinden öncekiler gibi bir gönül eğitiminden geçti fakat o, “İlk adım Yûnus idi adımı âşık takdım/Terk etdim ud u edeb şöyle haber bırakdım” diyerek, sülûk ile vardığı nihaî noktada eski Yûnus’u ve adıyla beraber nefsî benliğini aşk ile tarihe gömdü. “Adın değşirmeyenler bu yola gelmediler!” dedi ve adını değiştirdi. Önceki Yûnus’u terkedip yeni bir Yûnus olarak karşımıza çıktı. “İki kere doğmayan insanların hakikatte ölü!” olduğunu biliyordu. İkinci kere doğdu ve bize yepyeni haberler getirdi!

Yûnus halkı hakka Türkçe davet etti

Yûnus, “benden benliğim gitti.” deyip kendini fenâda, nefsini Hak’ta isbât etmekle kalmadı, halka dönüp insanlığın da Hakk’a ve hakikate dönmesi gerektiğini söyledi. Yol tecrübelerini söze döktü. Anam, babam, dedelerim ve ninelerim medrese müslümanı değil, gönül müslümanıydı. Arapça’dan anlamıyorlar, Rabçadan anlıyorlardı. Yûnus Arapça bilmeyen bu gönül müslümanlarına da hakikati Türkçe vaz’ etti. Yûnus bu ümmîleri halktan Hakk’a, taklitten tahkike davet ederken kendi dilleriyle “oku” gönderdi. Onlar da anladılar ve iyi birer “okucu” ve “okuyucu” oldular, gönül kitabından Türkçe okuyup sadede geldiler.

Bu noktada Yûnus’u tanımak için başta söylediğimiz cümleyi yeniden söyleyebiliriz artık.

Yûnus, hakikati Arapça yahut Farsça (vs.) söyleyen önceki gelenlerin sonuncusu, sonraki gelenlerin de ilkidir.

yunus emre okulu seminerinden /mustafa tatçı

Hakkında Hasan Yener

SM Haber Genel Yayın Yönetmeni SEO - Digital Pazarlama - Sosyal Medya Pazarlama iletisim@sosyalmedyahaber.com

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir